İstanbul’un Fethinden Sonra Oluşan Türk İmgesi; Öteki, Algı, Simülakra ve Simüle etmek Nosyonları bağlamında

            Kızılelma, Türkler arasında cihan hâkimiyeti olarak imgelenmiş ve kuvvetli bir fetih dürtüsünün sembolü olmuştur. Bir başka şekilde, Türklerin ulaşmaya çalıştıkları zafer olarak nitelendirilmiştir.[1] Kızılelma’nın her ne kadar Osmanlı İmparatorluğuyla birlikte ortaya çıktığı vurgulansa da daha önceden var olan Türk devletlerinin de Kızılelma olarak sembolleşmiş hedefleri olmuştur.[2] Oğuzlar için Kızılelma; Hazar kağan’ının bulunduğu çadırdaki altın küreyi ele geçirme ve düşman başkentini alma,[3] Selçuklular için Kızılelma; ilk başta İznik daha sonra ise Ayasofya’nın tepesindeki altın küre olmuştur.[4] Osmanlıların Kızıl Elması ise ilk başta İstanbul ve daha sonra Batı Roma imparatorluğu olmakla birlikte San Pietro Katedralinin tepesindeki küre olmuştur.[5]  

            1453 yılında ise Fatih Sultan Mehmet tarafından Kızılelma ülküsünün ilk aşaması gerçekleşmiş ve Doğu Roma İmparatorluğu başkenti İstanbul fethedilmiştir. [6] Bu fetih neticesinde Hıristiyan dünyası büyük bir şaşkınlık ve korku yaşamıştır. Hıristiyanlık dünyası İstanbul’un fethi ile birlikte, birlik olma arayışına girmiş ve propaganda sürecini başlatmıştır. Bunun bir göstergesi ise 1454 yılında Mainz’de ortaya çıkan ve kimin yazdığı bilinmeyen “Türk takvim”inin içeriğinde, Hıristiyanlığın acil bir şekilde birleşmesi ve “düşman”a karşı harekete geçmesi gibi unsurların yer almasıdır. [7] 1453 İstanbul’un fethi ile Hıristiyan dünyası Osmanlı Devletini ötekileştirmiş ve bu ötekileştirme sonucu gelecek yüzyıllara kadar uzanan kötü bir “Osmanlı, Türk, Müslüman” imgesinin doğmasına sebep olmuştur. 

            Çalışmanın ilk kısmında imge, algı, öteki simülakra ve simüle etmek nosyonlarıyla birlikte ötekileştirme ve kimlik kurma arasındaki bağın ne şekilde oluştuğu ele alınmıştır. İkinci bölümde, İstanbul kuşatmalarına kısaca değinilerek İstanbul’un fethi ve Hristiyanlara göreyağması ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, Hıristiyanlar tarafından İstanbul’un fethi’nin nasıl algılandığı ve buna bağlı olarak Türkleri ne şekilde imgeledikleri ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise İstanbul’un fethinin günümüzdeki etkisinin devam ettiğine dair birkaç örneğe yer verilmiştir.

  1. İmge, Öteki, Algı, Simülakra ve Simüle etmek Nosyonlarına Kısa Bir Bakış

            İmge, bilincimizde oluşturduğumuz ve meydana gelmesi olağan durum, düş, hayal, umut ve imaj olarak tarif edilmektedir.[8] İmge birçok alanda kullanılmakla beraber Amerikan ekolüne göre tarih ve sosyoloji incelemesi olarak yerini almıştır.[9] İmge kodlamasının temel argümanı toplumsal ve kültürel durumların dışa vurum şeklini oluşturmakta ve bu durum “ötekiye” olan merakın giderilme çabası içerisinde vücut bulmaktadır. Buna bağlı olarak “ötekileştirme” ise farklılaştırma ve ayrıştırma olarak zihinlerde bir imge oluşturmaktadır.[10] Dolayısıyla bu imge “biz ve onlar” ayrımını yani “ötekileştirmeyi” ortaya çıkarmaktadır. Ötekileştirme iki süreç olarak; bireylerin kendilerini farklılaştırması ve biçimlendirmesi şeklinde işler. Bu durum insanların diğer kültüre sahip insanlar ile arasındaki algı ve davranış düzeyine göre değişmektedir. İnsanlar genellikle ötekileştirmelerde kendi içinde bulunduğu grubu biçimlendirerek “biz” olarak nitelendirirken, diğer insanların bulunduğu grubu farklılaştırarak “onlar” olarak nitelendirmektedir.[11]

            Ötekileştirme ve öteki en temel şekilde bir farklılaştırma unsurunun sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu farklılaştırma ise bir düşünme ve algı biçimidir.[12] Algı ise dışsal etki ile anlayabildiğimiz veya hissedebildiğimiz durumları bilincimizin kodlayarak çözümlemesidir. Bu çözümleme durumunun bir sonucu olarak ortaya çıkan algılama ise duyu organlarımız vasıtasıyla anlayabildiğimiz veya hissedebildiğimiz durumları ayırt etme, tanzim etme, bağlantı kurma, anlam verme ve yorumlama sürecidir. [13]  Bu süreçte bir durumun reel olarak algılanması ile istenen manzara ise “Simülakra”dır. Simülakra’nın ortaya çıkması ise reel olmayan bir şeyi reel bir şeymiş gibi takdim etmek yani “Simüle Etmek” ile oluşmaktadır.[14]

            Proje kapsamında ele alacağımız konu İstanbul’un fethinden sonra Hıristiyan dünyasının Türk/Osmanlı imgesi olması dolayısıyla algının kültürel boyutunu ele almamız gerekiyor. Kültürel algı süreci, kültürler arası entegrasyonun bir problem olarak ortaya çıkmasında ki unsurları belirginleştirmiştir. Bu unsurlar; “Ekonomik-Tecimsel çıkarlar”, “Psikolojik algı farklılıkları”, “Etnisite-Kimlik Algısı” ve “Dini İnançlar”dır. Bu süreç hem maddi hem manevi unsurları içererek psikoloji ve sosyoloji alanında vücut bulmuştur. Bu noktada insanlar, doğduğu veya yaşadığı toplumun karakteristik özelliklerini içselleştirerek ve farklı şekilde kodlanmış veya karakterize edilmiş kültürlerin içinde bir refleks olarak kendi kültürel karakterlerini yaşamaya çaba harcarlar.[15] Bu durumda ise kendi kültürünün değerlerini kullanarak karşı taraftaki insanların kültürüne değer biçme yani “ötekileştirme” durumu ortaya çıkmaktadır. Genellikle bu tarz farklılaştırmalar, ötekiliği inşa ederek kimliğe güven kazandırılmak maksadıyla yapılmaktadır.  Stuart Hall’e göre kimlik, süreç ve telaffuz olarak devamlı “ötekinin” konumlandırılmasıyla anlatılır. Yani kimlik oluşturmak için farklılığı konumlandırmak gerekmektedir.[16]

  • İstanbul’un Fethine Giden Süreç Ve Fetih

            Osmanlıların, 1344 yılından itibaren başlayan Rumeli’ye geçişleri 1354 yılında tam anlamıyla Rumeli’yi fethetmesiyle son bulmuştur. Osmanlının Rumeli’yi fethetmesi, devletin ekonomik olarak zenginleşmesini ve Anadolu’daki diğer beyliklerden bu zenginlik vasıtasıyla güç toplamasını olanaklı hale getirmiştir. Osmanlının, Rumeli’de Hıristiyanlara karşı yürüttüğü “gaza siyaseti”[17] Anadolu beyliklerinden büyük takdir toplamış ve Osmanlıya itibar kazandırmıştır. Osmanlı, Rumeli’yi fetih ettikten sonra devlet denetiminde iskân politikası uygulayarak Rumeli’yi “Türkleştirme” çabası içerisine girmiş ve amacına ulaşmıştır.  Daha sonra 1361 yılında I.Murat tarafından fetih edilen Edirne 1365 yılında devletin merkezi olmuştur.[18]

Osmanlı Devleti, Rumeli fethinden sonra İstanbul üzerinde yoğunlaşarak; Rumeli ve Anadolu’da ki topraklarını birleştirme düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Bu düşüncenin ortaya çıkmasındaki neden ise Rumeli ve Anadolu’ya askeri geçişlerin zor olması, tecimsel anlamda deniz ve kara yollarına egemen olma isteği ve Balkanlarda herhangi bir tehdidin gelme durumuna karşı algısal bir refleksin oluşması ile birlikte İstanbul’un alınması gerekliliği ortaya çıkmıştır.[19] Bu noktada Osmanlı Devletinin İstanbul’u kuşatma tarihlerine ve Hangi padişahlar tarafından kuşatıldığına bakarsak; birinci kuşatma 1391[20] yılında I. Bayezit, ikinci kuşatma 1395 yılında yine I.Bayezit tarafından, üçüncü kuşatma 1412 yılında Musa Çelebi, dördüncü kuşatma ise 1424 yılında II. Murat, beşinci veya son kuşatma ise Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmıştır. [21] 

            Fatih Sultan Mehmet 23 Mart 1453 tarihinde Edirne’den hareket etmiş 5-6 Nisan tarihlerinde ise İstanbul’u kuşatmıştır. İstanbul kuşatması 53 gün sürmüş ve 29 Mayıs 1453’te İstanbul fetih edilmiştir.[22] Fatih Sultan Mehmet, fetihden sonra askerlerine üç gün yağma hakkı vermiştir. Bu yağma hakkı İslami bir teamüle dayanan  “Eğer şehir kılıç gücüyle alınırsa, askerlere üç gün yağma hakkı vardır”  kararı ile alınmıştır. Yağma hakkının olmama durumu ise  “teslim ol ve güvencemiz altına gir” çağrısının üç defa yapılıp reddedilmemesi sonucu oluşmaktadır.  Fatih Sultan Mehmet, teslim ol çağrısını üç defa yapmış ve Bizans üç defa çağrıyı reddetmiştir. Zaten yağmanın o denli büyük olması Fatih Sultan Mehmet’i üzüntüye sokmuştur. Bu çerçevede Fatih Sultan Mehmet, Lukas’a yağma kararını vermesinden dolayı üzüntülü olduğunu söylemiştir.[23] Bizans tarihçisi Steven Runciman’a göre ise Fatih Sultan Mehmet şehrin harap olmaması için elinden gelen her şeyi yapmış; pek çok kiliseye dokunmamış, pek çok eve girmemiş ve tecavüzlere karşı önlem aldırmıştır.[24]  Bunun dışında birçok batılı kaynakta Türkler, fetih sırasında; direnenleri kılıçtan geçiren, kiliseleri yerle bir eden, çoluk çocuk demeden insanları öldüren, kadınlara tecavüz eden ve taş üstünde taş bırakmayan bir tutum sergilemiştir.[25] 

  • Hıristiyanlığın 1453 Sonrası Türk-Osmanlı- Fatih Sultan Mehmet İmgesi

            Fatih Sultan Mehmet’in – İstanbul’u fetih etmesi ile birlikte Türklerin İstanbul’un batısına doğru gelebileceği ve Hıristiyanlığı yok edeceği endişesi ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan bu endişe Osmanlı veya Türkler’in imajını da ortaya çıkarmış ve bu dönemlerde etkin bir biçimde “korkunç Türkler” ve “öcü” olarak imgelenerek propaganda süreci başlamıştır.[26] Aslında 12 Aralık 1452 yılında Papa ve Kiliselerin Ayasofya’da yaptıkları birleşme anlaşması, Osmanlılara karşı fetih öncesinden başlayan tedirginliğin getirdiği bir refleks olarak sunulabilir.[27] Papa V.Nicholas 1454 yılında Roma’da İtalyan devlet temsilcilerinden oluşan bir grubu toplama kararı almıştır. [28] Bu toplantı’da V.Nicholas, haçlı seferlerinin düzenlenmesi ve İstanbul’un geri alınması gerekliliğini vurgulamıştır. V. Nicholas, toplantı esnasında ise Fatih Sultan Mehmet’i “şeytan’ı arayan”, “satan’ın evladı”, cehennem azabının evladı ve ölümün evladı olarak imgelemiştir. [29] V. Nicolas’ın Fatih Sultan Mehmet’ten bu şekilde bahsetmesi kültürel algının unsurlarında olan dini inançların ortaya çıkardığı bir ötekileştirme durumudur. Bunun dışında fetih öncesi papa ve Kiliselerin birleşme antlaşması ve fetih sonrası V. Nicholas’ın İtalyan devlet temsilcilerini toplaması durumu Osmanlılar tarafından sınırların itilmesi unsurunun getirdiği bir refleks olarak nitelendirilebilir. V.Nicholas’ın ölümü (1455) ile yerine gelen Calixtus’un da haçlı seferleri fikrini fermanlarda yaymaya çalışması ve fermanlarında Fatih Sultan Mehmet’ten “Şeytanın oğlu” diye bahsetmesi[30] kültürel algının unsurlarında olan dini inançların ortaya çıkardığı bir ötekileştirme durumudur. Bu çerçevede V.Nicholas ve Calixtus toplantılarda Fatih Sultan Mehmet’i simüle ederek canavar, şeytanın oğlu, satan’ın evladı olarak nitelendirmesi ise simülakra’nın bu dönemde işlevselleşmesine neden olmuştur.

            1458’de papalığı alan II.Pius, papalığı alır almaz haçlı seferleri düzenlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. İstanbul’un fethinden sonra artan Osmanlı baskısı siyasi olarak Hıristiyanlık dünyasında “Avrupa” teriminin daha çok kullanılmasına neden olmuştur. [31]  Bu terim’in ilk kullanımı Hıristiyanların 732 Poitiers (Puvatye) muhaberesini kazanmaları ile ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Müslümanların Avrupa ‘ya yürüyüşleri durdurulmuş ve Hıristiyanların yeni kimliği papaz İsadore Pacensis tarafından “Avrupalılar” olarak konumlandırılmıştır.[32] Papa II. Pius’un yaptığı bir açıklamada “artık gerçekten evimizde; yani Avrupa’da sıkıştık” demesi Türklerin “Öteki” olarak Avrupa’da kavramsallaştığını göstermektedir.[33] Bu durum ise Avrupa devlet düzeni ve ideal devlet anlayışı tarihinde Türklerin en baskın “Öteki” olmasını sağlamıştır.[34]

            Katolik Kilisenin Türk algısı genellikle İstanbul’un yağmalanması ve sınır tehdidinden dolayı yok olma endişesi ile oluşturulmuştur. V. Nicolas’ın “şeytan, ölümün evladı, deccal” gibi kelimeler ile Fatih Sultan Mehmet’i imgelemesi, fetih sırasında ki yağma ve Hıristiyan din adamlarının vahşice öldürülmesinden kaynaklanmaktadır. II. Pius’un Avrupalı terimini kullanması ise kesinlikle tesadüf değildir. O dönemlerde Avrupalılar’ın Osmanlı karşısında güçsüzleşmesi ve Hıristiyanların kitleler halinde Müslümanlığa geçmesi “Avrupalı” terimini daha kullanılışlı hale getirmiştir. Çünkü Hıristiyanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bu nedenle öteki’yi konumlandırarak “kimlik” kurma sürecine girmişler.  Bu noktada Türkleri ve Müslümanlığı “ortak düşman” ve “Tehlikeli” olarak algılamışlardır.[35] II. Pius’un merkeziyetleşme çabası ve devamlı haçlı birliği kurmak istemesi de “Avrupa Kimliği” oluşturma gayesi içinde olduğunun bir kanıtıdır. Çünkü haçlı örgütlenmeleri gibi bir oluşum çok kültürlü homojenlik sağlayarak “ortak kimlik” oluşturulması için muhteşem bir avantajdır.[36] 1453’den itibaren Avrupa, kimliğini oluşturma sürecinde “Hıristiyanlık” nosyonundan sıyrılarak medeniyetin temsil ettiği bir takım değerlere yönelmiştir. Bu yönelmenin sebebi ise Müslüman Türklerin yenilmeyecek kadar güçlü olma algısı ile başlamıştır. Bu nokta da 1492 yılından itibaren “Kimlik oluşturma” maksadıyla deniz yoluyla yayılma politikası izlemişlerdir.[37]

            1453 yılında İstanbul’un fethi, Katolik ve Ortodoksların birbirlerine olan ötekileştirmelerinin tam anlamıyla mücessem olduğu bir zamanda meydana gelmiştir. Hatta Doğu Hıristiyanları yani Ortodokslar, Katoliklerin birleşme yanlısı olduğunu fakat kendilerinin buna hiç yanaşmadığını (şizma[38] yanlısı) dolayısıyla “Papanın tacındansa, Peygamberin sarığına razıyız” şeklinde yorumlamalar yapmışlardır.[39] Bu noktada Fatih Sultan Mehmet’in şizma’yı her zaman destekleyen Ortodoks Kilisesinin başına  Georgios Skolarios’u II.Ghennadious unvanıyla patrik yapması ve Metropolit Hovakim’i 1461’de Ermeni Patriği olarak ataması Ortodokslar tarafından, Fatih Sultan Mehmet’in dinlere karşı hoşgörülü algısının yerleşmesine neden olmuştur. Bu dönemde Fatih Sultan Mehmet’e Roma İmparatoru yakıştırmaları yapılmış hatta bu dönemlerde İstanbul’da yaşamayan bazı insanlar Fatih Sultan Mehmet’i görmedikleri halde simüle ederek efsaneleştirmişlerdir.[40] Bu durum ise Fatih Sultan Mehmet’in simülakra olarak bir kez daha ortaya çıkmasına neden olan bir başka unsur olarak belirginleşmiştir.

            Farklı bir kaynak ise Patrik Ghennadious’un ve yandaşlarının Fatih Sultan Mehmet’e ve Osmanlıya karşı iyi tutumunun mecburiyetten kaynakladığını ifade ediyor. Hatta Ghennadious ve yandaşlarının özel konuşmalarda Türklerden “Hacer’in Kanlı Köpekleri” diye hitap etmekle birlikte kilise ayinlerinde “kâfir ve lanetli millet” olarak zikrediyorlardı.[41]  Her ne kadar Patrikhane Bizans dönemindeki konumundan daha iyi bir konumlandırmaya tabi tutulsa da Rumların imparatorluğu tekrar geri alma hevesinin kaybolmasına neden olmadı. [42]  Çünkü Konstantin’in düşüşü onlar için travmaya neden olmuş hatta fetih günü olan Salı’yı “uğursuz” olarak nitelendirmişler ve bu söylemin yaygınlaşmasını sağlamışlardır. [43]

            1453 yılında İstanbul’un düşüşü ve dinsiz/barbarların yönetimine geçmesi III.Ivan’ın 3.roma misyonunu ortaya çıkarmasına ve Rus ulusal kimliğinin oluşumunda büyük bir faktör oldu.[44] Bu durumu lehine çeviren Rusya, devleti kilisenin önüne geçirdi ve kilise etkisini devlet kontrolüne bıraktı. Her ne kadar devlet kontrolünde bir denetime tabi tutulsa da Bizans etkisi Rusya’da oldukça görünür şekilde kendini göstermekteydi. Bu Bizans etkisi ise direk olarak Rusları, Roma-Katolik ve Müslüman-Türk kimliklerinden ayırarak ötekileştirmelerine sebep olmuştur.[45] Bir başka ötekileştirmenin ise Yunanlılarda mevcut olduğunu görmekteyiz. İstanbul’un fethi Yunanlarda ötekinin tam anlamıyla oluşmasına sebep olmuştur. Yunan tarihinde geçen İstanbul’un fethi, Yunanların uzun müddet karanlıkta kalmasına sebep olan bir unsur olarak yerini almıştır. İstanbul fethiyle ilgili birçok Yunanca kitapta Türkler, “Mongolis, haldupis, Agarinos” benzeri aşağılayıcı kelimelerle imgelenmiştir. Yunanlıların aşağılayıcı kelimeler ile ötekileştirme durumu ise fetih sırasındaki yağmanın barbarca yapıldığıyla ilgilidir. Yunanlılara göre fetih sırasında Türkler,  kutsal mekânları yakmış, yıkmış ve yağmalamış, çocuk yaşlı demeden herkesi öldürmüş ve çoğu kadına tecavüz etmiştir. Bu durum ise Yunanlıların Türkleri “Mongolis, haldupis, Agarinos” ve Barbar Asyalılar olarak imgelemesine neden olmuştur.[46]

Sınırların zorlanması ve Türk tehlikesi algısının ortaya çıkardığı bir diğer durum ise İtalya’daki prensliklerin kendi iç münasebetlerine son vererek “lodi” antlaşmasını imzalamalarıdır. Lodi antlaşması imzalayan prenslikler 1455 yılında kendi aralarında “liga” adı verilen bir ittifak kurarak Osmanlıya karşı saldırı ve savunma amacı güttüler.[47] Çünkü Türk tehlikesi sınırları zorlamakta ve kapıdaki bu tehlike korku uyandırmaktaydı. [48]  Ortaya çıkan bu korku ve tehlike algısının getirdiği unsurlar ile Napoli kralı Alphonso savaş hazırlıklarına başlamış, Venedik ve Cenevizliler ise papa ile birleşme girişimine girmişlerdir. Venedik ve Cenevizlilerin korku ve endişesi bir zaman sonra korkunun yani Osmanlının yanında yer almalarına neden olmuştur. Korku ve endişenin yanında yer almalarının nedeni ise mal ve paralarını koruma amacı gütmektedir. Çünkü İstanbul, Venedik ve Cenevizlilerin ticari faaliyetlerini sürdürdükleri yerdir ve bu nokrada ticari ilişkilerinin kesilmesi yani para ve mal korkusu nedeniyle Osmanlının yanında yer almalarına neden olmuştur.[49] 

            Tabi bu sıralar İtalyan Prenslikleri, Rusya, Yunanlılar ve Papalık makamı gibi düşünmeyen krallıklar Türkler’den daha önemli öteki ve düşmanlarının olduklarını ima ediyorlardı. Örneğin, İspanya’ya göre Magripliler, Fransa’ya göre İngilizler, Almanya’da ise kentler ve soylular birbirlerini ötekileştirmekte ve sınır tehlikesinden dolayı Türkleri ikinci plana atmaktaydılar. Hatta Lancaster Hanedanına göre York Hanedanı Türklerden daha vahşi ve daha büyük bir tehlike; Burgunya Dukaları için ise Fransa Kralı 16. Lui, Türklerden daha büyük bir tehdittir. [50] Almanların Türkleri ikinci plana atma durumunu tartışmak üzere toplanan Frankfurt Dieti’nde (meclis) II. Frederecik bir konuşma yapmıştır.  Bu konuşmada Türklerin köken olarak Barbaristan’dan geldiğini dolayısıyla kötü ve pis bir ırk olup tüm kötülükleri yapan zinacılar olarak nitelendirilmiştir. Bunun dışında II. Frederick, Türklerin  (At, bizon, akbaba eti) gibi hayvanları yemelerinden dolayı canavar olduklarını söylemiştir. [51] II. Frederick’in İstanbul’u İşgal eden Türkleri simüle etmesinin nedeni ise Almanların Türkleri ötekileştirmeleri için bir simülakra yani bir gerçeklik olarak algılamalarını (canavar ve barbar) istemesinden dolayıdır. 

  • İstanbul’un Fethi: Günümüzdeki Yansımaları

            İstanbul’un fethinden sonra oluşan imgeleme ve algılamaların getirdiği ötekileştirmelerin yanı sıra günümüzde de bu fethin getirdiği bazı ötekileştirmelere belirgin bir şekilde rastlanmaktadır. 1 Nisan 2004 tarihinde Strasbourg’da yapılan toplantılarda konu “Türkiye”dir. Türkiye üzerine yapılan görüşmelerde 40’a yakın Avrupa Parlamento’su milletvekili söz almıştır. Söz alan milletvekilleri genellikle Türkiye’nin ekonomisi, siyaseti, anayasası ve demokrasisi üzerine konuşmalar yapmıştır. Sonuç olarak Türkiye raporuna şerh koyulmuş ve çok fazla çekimser oy kullanılmıştır. Bunun temel nedeni bu durumu konu alan köşe yazarına göre yüzyıllardır oluşan kötü “Türk İmgesi”nin getirdiği bir reflekstir.[52] Bunun dışında bir dönemler Avrupa Birliği büyükelçisi olarak görev yapan Karen Foğğ “bir de şu Türk tarihinden kurtulsak” demesi Avrupa’nın tarih korkusunun ve önceden gelen kötü Türk imajın halen devam ettiğini göstermektedir.[53]

            İstanbul’un Avrupa’da bıraktığı kötü Türk imajının bir yansıması ise sinema alanında İstanbul’un fethi ile ilgili filmlere yapılan eleştirilerde rastlanmaktadır. Son dönemde yapılan “Fetih 1453” isimli Türk filminin Avrupa gösterimi büyük yankı uyandırmıştır. Filme karşı yapılan eleştirilerde tekrardan “vahşi, barbar ve canavar” imgelemeleri ile Türkleri ötekileştirmek söz konusu olmuştur. Bunun dışında Yunanlıların bu filmi yapan bir ülkenin “Avrupa Birliği”nde işi yoktur demesi ise halen 1453’ün kalıcı bir etki bıraktığını göstermektedir. [54] İstanbul’un fethinin bıraktığı izlerin bir başka örneği ise yakın zamanda Suriye sınırında meydana gelen Türk F-16 savaş uçağının Rus SU-24 savaş uçağını düşürmesi ile ilgili durumla alakalıdır. Türk F-16 savaş uçağının angajman kuralları gereği Rus uyruklu SU-24 uçağını düşürmesi ile ortam gerginleşmiştir. Bu nokta’da ortamın yumuşaması anlamında İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen Ayasofya kilisesinin tekrardan Ortodokslara verilmesi gündeme gelmiştir. [55] Rusya Duma meclisinde bahsi geçen bu konu halen Ortodoksların İstanbul’un fethi ve fethin getirdiği unsurları unutmadıkları gözle görülür şekilde ortadadır.

            Türklerin Hristiyanlık dünyasına bıraktığı bir başka etki ise Yeni Zellanda’da Cuma namazında gerçekleşen terörist eylemde karşımıza çıkmıştır. ChtristChurch kentinde bulunan iki camiye düzenlenen silahlı saldırıda teröristin elindeki silahların üzerinde I.Murat’ı kalleşçe şehit eden Miloş Obiliç başta olmak üzere Osmanlı’ya karşı savaşmış olan kişilerin isimleri ve Osmanlı Devleti’nin kaybettiği savaşların isimleri yazmaktadır. Bu durum ise halen Osmanlı Devleti ve Türk kimliğine karşı öteki konumunun devam ettiğinin bir göstegesidir.

            Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi halen günümüzde belirli imgelemeler ile Türklerin ötekileştirmelere maruz kaldığını göstermektedir. Gerek Avrupa Birliği gerekse Hıristiyanlık dünyasında kalıcı bir etki bırakan İstanbul’un fethi, günümüzde unutulmamış bir olay olarak mevcudiyetini korumaktadır. Bu mevcudiyet ise Avrupa Birliğine girme gayesi olan Türkiye’nin bu birliğe alınmama eğiliminin en açık göstergesi olarak sunulabilir.

Sonuç

            Genel olarak bakıldığında İstanbul’un fethi ile birlikte Hıristiyanlar, Türkleri ve Fatih Sultan Mehmet’i birçok farklı unsurdan dolayı ötekileştirmiştir. Bu ötekileştirmeler ise grup veya kitlelerin algı ve davranış düzeylerine göre değişmiştir. Hıristiyanlar sınırları iten, zalimlikler yapan, kiliseleri yakan, kadınlara tecavüz eden ve acımasız olan düşmanı yani Türkleri bazen kendi dinsel algılarına; bazen de tecimsel çıkarlarına göre imgelemişlerdir. Bu imgeleme ise genellikle Fatih Sultan Mehmet ile özdeşleştirilmiştir. Çünkü bu gibi durumlar her zaman egemen olan ile özdeşleştirilmiştir.[56] Hıristiyanların Fatih Sultan Mehmet ile özdeşleştirdikleri imgeler ise “şeytan, deccal, barbar, kanla beslenen, cehennem azabı, korkunç, vahşi vb..” şekilde yapılmıştır.

            Bu çerçevede oluşan imgelemelerin temel nedeni ise İstanbul’un fethinin bir travmaya neden olmasıyla ilgili bir durum olduğu söylenebilir. fetih sırasındaki yağma’nın abartılarak anlatılması ve Hıristiyanlığın iki ışığından birinin sönmesi bu travmanın ciddi anlamda Hıristiyanlık dünyasında mevcut olduğunu göstermektedir. İşgalin olduğu “Salı” günü halen Hıristiyanlıkta uğursuz bir gün olarak nitelendirilmektedir.  Çünkü Hıristiyanlık İstanbul’un fethi ile küçük düşürülmüştür. Hatta Hıristiyanlık küçük düşürücü bu duruma tahammül etmek anlamında Fatih Sultan Mehmet’in ve Türklerin kökeninin Truvalılarından geldiğini bile iddia etmişlerdir. [57]

            Sonuç olarak İstanbul’un fethi, Hıristiyanlık dünyasının birleşme çabasının en etkili silahı olmakla beraber Türk tehlikesinden dolayı kendi iç çatışmalarını en alt seviyeye indirmelerine neden olmuştur.  Bu birleşme veya kimlik oluşturma çabası ise o dönemde Türklerin devamlı olarak toplantı ve propagandalarda kötü imgelemeler ile simüle ederek, simülakra olarak sunulması ile ortaya çıkmıştır.

KAYNAKÇA

Aktütün, İ., Eski Sovyetler Birliğinde Milliyetler Politikası Ve “Yeni Dünya        Düzeni, Çerçevesinde Günümüze Yansıması”, Yayınlamış Yüksek Lisan         Tezi,    İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002.

Aslan, Cemile, Avrupa Kimliği Oluşumunda Türk Kimliğinin Etkisi, Yayınlanmış         Yüksek Lisans Tezi, Atılım             Üniversitesi     Sosyal Bilimler Enstitüsü       Avrupa Birliği Anabilim Dalı, Ankara, 2009.

Bellek, K., Modernleşme Sürecinde Türkiyenin Yeni Kimlik Problemleri,          Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi,  Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler   Uluslar Arası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, 2006 .

Birsel, M.T., Osmanlı İmparatorluğu’nun Anayasal Yapısı Ve Yeni Anayasa İçin            Öneriler, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 12.Cilt, 2010.

Baudrillard J.,  Simülarklar ve Simülasyon, çeviri: Oğuz Adanır, Doğu Batı        Yayınları, 7.baskı, 2007.

Can, K., Avrupa Birliğinde Kimlik: Avrupa Birliği Kimlik Tanıma          Mekanizmasının        İncelenmesi, Başkent Üniversitesi sosyal bilimler Enstitüsü, Siyaset bilimi ve    Uluslar arası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek             Lisans Tezi, 2007.

Emecen, F., Türkler: İstanbulun Fethi, 9.Cilt,  Editör: Hasan Celal Güzel, Yeni             Türkiye Yayınları, 2002.

Eroğlu, H., Osmanlıların 1453 Öncesi İstanbul Kuşatmaları,  Ankara Üniversitesi           Dil Ve             Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları     Dergisi, Cilt 22, Sayı 35, 2004.

Göllner, C., İstanbul’un Düşüşünden Sonra Haçlı Seferleri Planları,  Ankara        Üniversitesi     DTCF Tarih             Araştırmaları Dergisi, Cilt.22, Sayı 35,  2004.

Gündüz, A., İstanbul’un Osmanlılar Tarafından Fethi, Türk- İslam Ve Avrupa     Açısından       Önemi, Karadeniz Araştırmaları, Cilt: 5, Sayı: 17,         2008.

İnalcık, H., Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ 1300-1600, Çev: Ruşen Sezer, Yky      Yayınları, 1.Baskı İstanbul, 2003.

İnalcık, H., Rönesans Avrupası: Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme      Süreci, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Baskı, İstanbul, 2014.

İnalcık, H., Türk-İslam-Osmanlı Şehirciliği Ve Halil İnalcık’ın Çalışmaları,           Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 3, Sayı 6, 2005.

İnan K., Türkler: Fatih Sultan Mehmed- İstanbul’un Fethi Ve Etkileri, 9.Cilt,              Editör: Hasan Celal Güzel, Yeni Türkiye Yayınları, 2002.

İnbaşı, M.,  Türkler: Balkanlar’da Osmanlı Hakimiyeti Ve İskan Siyaseti, 9.Cilt,           Editör: Hasan Celal Güzel,  Yeni Türkiye Yayınları, 2002.

Karpat, K., Osmanlı Ve Dünya, İstanbul, Ufuk Kitapları, 2003.

Kenan, S,,  Osmanlı Dünyası Üzerine Muhtasar Tanıtımlar- Değerlendirmeler,            Osmanlı Araştırmaları, Sayı 42, 2013.

Kırzıoğlu, B., Kızılelma’nın Türklük İçin Anlamı Ve Cengiz Aytmatov’un Kızıl Elma    Hikayesi,  Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü         Dergisi, Sayı 7, 1997.

Konrad,F., Türk Tehlikesi Söyleminden Egzotizm Ve Oryantalizme: İslamiyet     Avrupalının     Antitezi Mi? 1453–1914, Çeviren: Mustafa Çakır,Türk Yurdu Dergisi, 102.sayı, 2013 .

Kumrular, Ö., Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni: Türk Kokrusu, Doğan Kitap   Yayınevi, İstanbul, 1.Baskı, 2008 .

Macit, N., Teo-Strateji: Dualist Stratejinin Batı Ekseni: Fener Patrikahanesi-        Ekümenlik Patrik Meselesi Ve Bizans Politikası, 21.Yüzyıl Dergisi, Ocak    2008.

Meserve M., Türk, çeviri: Mehmet T. Akad, Aprıl yayıncılık, 2011.

Mutlu, C., Balkan Savaşları’ndan Lozan Konferansı’na Osmanlı Devleti’nde        Rumların İç     Ve Dış Göçleri, History Studies Dergisi,  Cilt4, Sayı, 2, 2012.

Nahya, N.Z., İmgeler Ve Ötekileştirme: Cadılar, Yerliler, Avrupalılar, Atılım       Üniversitesi     Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 1, Sayı 1,2011.

Ortaylı, İ., Avrupa ve Biz, Turhan Kitap Evi, 2.Baskı, Ankara, 2007.

Önel, B., Avrupa’da Türk İmgesi, Gelecek Geçmişi Tartışıyor Ulusal Tarih Öncesi        Sempozyumu Bildirileri, , Isparta, 2013.

Özdemir, F., Kızıl Elma’yı Arayan Üç Yazar: Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ragıp         Şevki   Yeşim”,  Türkoloji Araştırmaları Dergisi, Editör: Mehmet Dursun       Erdem, 3. Cilt, 5. Sayı, 2008.

Özer, M.A., Bir Modern Yönetim Tekniği Olarak Algılama Yönetimi Ve İç         Güvenlik Hizmetleri, Karadeniz Araştırmaları, Editör: Yahya K.       Taştan,Sayı     33, Vizyon Yayınları, 2009.

Özsüer, E., Tarihin “Öteki” Yüzü: Türkiye Ve Yunanistan Örneğinde Tarihi         Yeniden Algılamak, Türk Tarih Eğitimi Dergisi,  4.Cilt, Sayı 2, 2015.

Şengül, C., Kültürlerarası İletişim Sürecinde Kalıp Düşüncelerin Ve Önyargıların        Rolü,   Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitiüsü, Yüksek Lisans Tezi,       2004.

Tatar, H.C.., Kimlik Ve Öteki: Batının Kimlik İnşasında Ötekinin Yeri, Karadeniz          Sosyal             Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 14, 2012.

Toynbee, A.J., Türkiye : Bir Devletin Yeniden Doğuşu, Çev: Kasım Yargısı, Dizgi         Yayınları, 1999.

Tuncay, S., Psikolojik Algı Sorunlarının Kültürel Analizi Ve Göç Olgusunun AB            Sürecine Etkileri, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı 37, 2008.

Yaşar O., Rusya Ve Değişim, Nobel Yayıncılık, Ankara, 2002.

Gazete – Köşe Yazıları Ve İnternet

Aydoğan, M., Batı Kültüründe Türk İmgesi 1/2” çevrimiçi:          http://www.guncelmeydan.com/pano/bati-kulturunde-turk-imgesi-1-2-metin-    aydogan-t37178.html

Erdemci, F., Anne Ben Barbarmıyım, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, İstanbul Bienali,      Çevrimiçi: “http://13b.ıksv.org/tr”,  Alıntı Tarihi: 28 Ekim 2015.

Fetih 1453“ Çuvalını Türkiye’nin Başına Kim Geçirdi, çevrimiçi:            http://odatv.com/fetih-1453-cuvalini-turkiyenin-basina-kim-gecirdi-           1702121200.html

Karakelle, S,, Psikolojiye Giriş I, Auzef Yayınları, Çevrimiçi: http://www.goodreads             .com/author/show/13013369.Sema_Karakelle, 2012 .

Rusya saçmaladı: Uçağa karşı Ayasofya, Sabah Gazetesi,  26 Kasım 2015.        

Vamık V., Seçilmiş Travma, Yetkinin Politik İdeolojisi Ve Şiddet,  Erişim Adresi:          http://www.vamikvolkan.com/

Yalçın, S., Avrupalıya göre Biz Kimiz, Hürriyet gazetesi, 31 Mart 2007

Zhumamuratov, M., Gerard Delanty’nin Avrupa Algısı (1. Bölüm), Ankara        Üniversitesi, AB Ve Uluslararası Ekonomik  İlişkiler, Çevrimiçi:          http://akademikperspektif.com/2014/07/20/gerard-delantynin-avrupa-algisi-1-            bolum/


[1] Fatih Özdemir,  “Kızıl Elma’yı Arayan Üç Yazar: Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ragıp Şevki Yeşim”,  Türkoloji Araştırmaları Dergisi, Editör: Mehmet Dursun Erdem, 3. Cilt, 5. Sayı, 2008, s.504

[2] Banıçiçek Kırzıoğlu, “Kızılelma’nın Türklük İçin Anlamı Ve Cengiz Aytmatov’un Kızıl Elma Hikayesi”,  Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 7, 1997, s.89

[3] Özdemir, “Kızıl Elma’yı Arayan Üç Yazar…” s.504

[4] Kırzıoğlu, “Kızılelma’nın Türklük İçin Anlamı..,”  s.90

[5] Mahmut T. Birsel, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Anayasal Yapısı Ve Yeni Anayasa İçin Öneriler”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 12, Özel S., 2010, s.1186

[6] Birsel, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Anayasal Yapısı” s.1185

[7] Carl Göllner,  “İstanbul’un Düşüşünden Sonra Haçlı Seferleri Planları”,  Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt.22, Sayı 35, s.253

[8] Türk Dil Kurumu, çevrimiçi: http://tdk.gov.tr/

[9] Burcu Önel, “Avrupa’da Türk İmgesi”, Gelecek Geçmişi Tartışıyor Ulusal Tarih Öncesi Sempozyumu Bildirileri, 2013, Isparta, s.1

[10] Nilüfer Z. Nahya, “İmgeler Ve Ötekileştirme: Cadılar, Yerliler, Avrupalılar”, Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2011, Cilt 1, Sayı 1, ss.29-30

[11] Şengül Coşgun, “Kültürlerarası İletişim Sürecinde Kalıp Düşüncelerin Ve Önyargıların Rolü”, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004, Ankara, s.92

[12] Mehmet A. Özer, “Bir Modern Yönetim Tekniği Olarak Algılama Yönetimi Ve İç Güvenlik Hizmetleri”, Karadeniz Araştırmaları, Editör: Yahya K. Taştan, Sayı 33, Vizyon Yayınları, Ankara, s.148

[13] Semra Karakelle, “Psikolojiye Giriş I ”, Auzef Yayınları, 2012, Çevrimiçi: https://www.goodreads.com/author/show/13013369, s.60

[14] Jean Baudrillard, “Simülarklar ve Simülasyon”, çeviri: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, 7.baskı, 2007, s.7

[15] Suavi Tuncay, “Psikolojik Algı Sorunlarının Kültürel Analizi Ve Göç Olgusunun AB Sürecine Etkileri”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı 37, 2008, ss.7-8

[16] Hüsniye C. Tatar, “Kimlik Ve Öteki: Batının Kimlik İnşasında Ötekinin Yeri”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 14, 2012, ss.92-94.

[17] Müslüman olmayanlara karşı yapılan, İslam dinini savunma ve yaymak amacı taşıyan politikadır. Ayrıntılı bilgi için bk. Demirci, 2013: 92

[18] Mehmet İnbaşı, “Türkler: Balkanlar’da Osmanlı Hakimiyeti Ve İskan Siyaseti”  Yeni Türkiye Yayınları, 2002, ss.279-282

[19] Ahmet Gündüz, “İstanbul’un Osmanlılar Tarafından Fethi, Türk- İslam Ve Avrupa Açısından Önemi”, Karadeniz Araştırmaları, Cilt: 5, Sayı: 17, Bahar 2008, ss.53-54

[20] Bazı kayıtlarda ise ilk kuşatma 793/1391 tarihi olarak sunulmaktadır. bk.  Eroğlu, 2004: 94

[21] Haldun Eroğlu, “Osmanlıların 1453 Öncesi İstanbul Kuşatmaları”,  Ankara Üniversitesi Dil Ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü, Tarih Araştırmaları Dergisi, 2004, Cilt 22, Sayı 35, ss.90-101

[22] Kenan İnan “Türkler: Fatih Sultan Mehmed- İstanbul’un Fethi Ve Etkileri”, 9.Cilt,  Editör: Hasan Celal Güzel, Yeni Türkiye Yayınları, 2002, ss.515-517

[23]Halil İnalcık, “Türk-İslam-Osmanlı Şehirciliği Ve Halil İnalcık’ın Çalışmaları”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 3, Sayı 6, 2005, ss.31-32

[24] Feridun Emecen, “ Türkler: İstanbulun Fethi”, 9.Cilt,  Editör: Hasan Celal Güzel, Yeni Türkiye Yayınları, 2002, s.585

[25] Esra Özsüer, “Tarihin “Öteki” Yüzü: Türkiye Ve Yunanistan Örneğinde Tarihi Yeniden Algılamak”, Türk Tarih Eğitimi Dergisi,  4.Cilt, Sayı 2, 2015, s.175

[26] Kemal Karpat, “Osmanlı Ve Dünya”, İstanbul, Ufuk Kitapları, 2003, s.18.

[27] Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ 1300-1600” Çev: Ruşen Sezer, Yky Yayınları, 2003, 1.Baskı İstanbul, s. 30

[28] Halil İnalcık, “Rönesans Avrupası: Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Baskı, 2014, İstanbul, s.21

[29] Özlem Kumrular, “Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni: Türk Korkusu”, Doğan Kitap Yayınevi, 2008, İstanbul, 1.Baskı, s.123

[30] Cemile Aslan, “Avrupa Kimliği Oluşumunda Türk Kimliğinin Etkisi”, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrupa Birliği Ana Bilim Dalı, Ankara, 2009, s.114

[31]Seyfi Kenan, “Osmanlı Dünyası Üzerine Muhtasar Tanıtımlar- Değerlendirmeler”, Osmanlı araştırmaları, sayı 42, 2013, ss.442-443

[32] Arthur f. Buehler, “İslamofobi: Batı’nın “Karanlık Tarafı”nın Bir Yansıması”, çev: Mehmet Atalay, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 55:1 (2014), s. 124

[33] Can Karakuş,Avrupa Birliğinde Kimlik: Avrupa Birliği Kimlik Tanıma Mekanizmasının İncelenmesi”, Yüksek Lisans Tezi, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset bilimi ve Uluslar arası İlişkiler Anabilim Dalı, 2007, ss.13-14

[34] Kenan, “Osmanlı Dünyası Üzerine Muhtasar Tanıtımlar”, ss.442-443

[35] Kaan Bellek, “Modernleşme Sürecinde Türkiyenin Yeni Kimlik Problemleri”, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Uluslar Arası İlişkiler Anabilim Dalı, 2006, Ankara, ss.35-36

[36] Meirzhan Zhumamuratov, “Gerard Delanty’nin Avrupa Algısı (1. Bölüm)”, Ankara Üniversitesi, AB Ve Uluslararası Ekonomik  İlişkiler, Çevrimiçi: http://Akademikperspektif.Com/2014/07/20/Gera rd-Delantynin-Avrupa-Algisi-1-Bolum/”, Ankara, s.3

[37] Can Karakuş, “Avrupa Birliğinde Kimlik: Avrupa Birliği Kimlik Tanıma Mekanizmasının İncelenmesi”, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensitiüsü, Siyaset Bilimi Ve Uluslar Arası İlişkiler Anabilim Dalı, 2007, s.13-14

[38] Şizma: Doğu Ve Batı Kliselerinin Ayrılması

[39] Arnold J.Toynbee, “Türkiye : Bir Devletin Yeniden Doğuşu”, Çev: Kasım Yargısı, Dizgi Yayınları, 1999, s.44

[40] İlber Ortaylı, “Avrupa ve Biz”, Turhan Kitap Evi, 2.Baskı,2007, Ankara, s.77 ve s.261

[41] Nadim Macit, “Teo-Strateji: Dualist Stratejinin Batı Ekseni: Fener Patrikahanesi-Ekümenlik Patrik Meselesi Ve Bizans Politikası” 21.Yüzyıl Dergisi, Ocak 2008, s.201

[42] Cengiz Mutlu, “Balkan Savaşları’ndan Lozan Konferansı’na Osmanlı Devleti’nde Rumların İç Ve Dış Göçleri”, History Studies Dergisi, 4.Cilt, 2. Sayı, 2012, s. 258

[43] Vamık Volkan, “Seçilmiş Travma, Yetkinin Politik İdeolojisi Ve Şiddet”,  Çevrimiçi: http://www.vamikvolkan.com/

[44] İlker Aktütün, “Eski Sovyetler Birliğinde Milliyetler Politikası Ve “Yeni Dünya Düzeni” Çerçevesinde Günümüze Yansıması”,  Yayınlanmış Yüksek Lisan Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002,  s. 15

[45] Yaşar Onay, “Rusya Ve Değişim”, Ankara: Nobel Yayıncılık, 2002, s.16

[46] Esra Özsüer, “Tarihin “Öteki” Yüzü: Türkiye Ve Yunanistan Örneğinde Tarihi Yeniden Algılamak”, Türk Tarih Eğitimi Dergisi,  4.Cilt, Sayı 2, 2015

[47] İnalcık,  “Rönesans Avrupası:”, s.22

[48] Felix Konrad, “Türk Tehlikesi Söyleminden Egzotizm ve Oryantalizme: İslamiyet Avrupalının Antitezi mi? 1453–1914”, çeviren: Mustafa Çakır, Türk Yurdu Dergisi,  Haziran 2013, 102. Sayı. s.4

[49] İnalcık,  “Rönesans Avrupası”,   ss.37-48

[50] Göllner, “İstanbul’un Düşüşünden Sonra Haçlı Seferleri Planları”, ss.255-257

[51] Margaret Meserve, “Türk”, çeviri: Mehmet T. Akad, Aprıl yayıncılık, 2011, ss.153-154

[52] Soner Yalçın, “Avrupalıya göre Biz Kimiz”, Hürriyet, 31 Mart 2007

[53] Metin Aydoğan, “Batı Kültüründe Türk İmgesi 1/2” çevrimiçi: http://www.guncelmeydan.com/pano/bati-kulturunde-turk-imgesi-1-2-metin-aydogan-t37178.html

[54] “Fetih 1453“ Çuvalını Türkiye’nin Başına Kim Geçirdi”, çevrimiçi: http://odatv.com/fetih-1453-cuvalini-turkiyenin-basina-kim-gecirdi-1702121200.html

[55] Rusya saçmaladı: Uçağa karşı Ayasofya, Sabah Gazetesi,  26. Kasım 2015

[56] Kumrular, “Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni”,  ss.171-172

[57] Vamık Volkan, “Seçilmiş Travma, Yetkinin Politik İdeolojisi Ve Şiddet

KEMAL’İN TÜRKİYESİNDE ŞEHİRLEŞME VE MİMARİ

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Ads%C4%B1z.png

La Turquie Kemaliste veya  Kemalist Türkiye, 1933– 1949 arasında Türkiye Cumhuriyeti Matbuat Umum Müdürlüğü şu andaki (Başbakanlık basın -yayın enformasyon genel müdürlüğü) tarafından dünya ülkelerine modern Türkiye’yi göstermek için çıkartılmıştır. Dergi 49 sayı ve 3 farklı dilde yayınlanmıştır (İngilizce, Fransızca ve Almanca). Derginin amacı Türkiye’nin 1933 -1949 yılları arasındaki durumunu resimlerle ifade etmektir. O dönemin Türkiye’sini resimlerle anlatan dergi her sayısında farklı kategorilere yer vermiştir. Genellikle her sayı sonunda Başkent Ankara’nın inşası adlı bir başlıkla Ankara’daki bina ve inşaatların resimleri verilmiştir Dergi sayılarının çıkış zamanı ilk başlarda iki-üç ayda bir olarak başlamasına rağmen bazı aksaklıklardan dolayı zaman zaman dört beş ay aralıklara kadar çıkmıştır. Dergi o zamanın matbuat müdürü “Vedat nedim Tör “[1] öncülüğünde başlamıştır. Derginin fotoğraflarını ise “Othmar Pferschy”[2]çekmiştir. Dergide el sanatları Eğitim, spor, iç güvenlik, kadın ve kadın hakları, tarihi yapılar, Ankara ve Anadolu’nun birçok şehrinin, endüstri, makineleşme, tarım ve hayvancılık, sosyal yaşam, mimari yapılar ve birçok olgu gösterilmeye çalışılmıştır. Derginin bazı bölümlerinde yeni Türkiye’nin durumunun eski imparatorluğa göre hızla modernleştiğini göstermeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin tarihi, kültürel ve çok çeşitli yapısını her zaman vurgulamıştır. Dergi o zamanın Türkiye’sinin nasıl bir dönüşümde olduğunu ve modernleşmenin nasıl sağlandığını vurgularken Mustafa Kemal’in vizyonunu fotoğraflarla dile getirmiştir. Dergide önemli kişilerin makaleleri de bulunmakta örneğin “La Turquie Kémaliste’in Haziran 1934 tarihli birinci sayısının önemli bir yazısı da, Fransa eski başbakanlarından ve dönemin Devlet Bakanı Douard Herriot’nun (1872-1957), Türkiye’den döndüğünde, 29 Kasım ve 6 Aralık 1933’te Paris’te verdiği iki konferansın tam metinleridir. “De la Vieille la Nouvelle Turquie / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye” başlığını taşıyan bu metinlerin yazarı, Ağustos 1933’te Türkiye’ye gelmiş; İzmir, Ankara ve İstanbul’u ziyaret etmiş ve Kemal ile de Dolmabahçe Sarayı’nda uzun bir görüşme yapmıştır. Dergi birçok açıdan yeni Türkiye’yi anlatmış ve farklı ülkelere propaganda amaçlı olarak gönderilmiştir.,

 KEMAL’İN TÜRKİYESİNDE ŞEHİRLEŞME VE MİMARİ 

Derginin amacı giriş bölümünde de değindiğimiz gibi 1933-1949 yılları arasında değişen ve gelişen Türkiye’nin modernleşme aşamalarını görsellikler ile diğer ülkelere anlatmaktır. Bu bölümde 1933-1949 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinde mimarı yapılar ve şehirleşme aşamasını ele alıyoruz. İlk başta gözümüze çarpan noktalar ise dergide sadece ele alınan görseller idari binalar, eğitim enstitüleri, fabrikalar ve her derginin sonunda yer alan Ankara’nın mimari adlı bölümünde karşımıza çıkan yapılardır. Derginin büyük kısmında Ankara’daki kamu binalarının yer alması ve devamlı bu binaların farklı sayılarda farklı açılardan gösterilmesi de gözümüze çarpmaktadır. Bunun sebebi ise sadece o dönemlerde bu binaların olduğu kanaatine varabiliriz. Fotoğrafların genelinde mimari yapıların çizimlerinin hep yabancı menşei olduğu gözümüze çarpmaktadır. Örneğin, İsmet paşa kız enstitüsü (bkz 1/4)  Ankara Ticaret Lisesi (bkz.1/6) ve Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Veterinerlik Fakültesi(bkz.3/28)  Ernst Arnold Egli isimli Alman mimar tarafından çizilmiş.  Türkiye cumhuriyeti merkez bankası (bkz.1/11) , Ankara iç işleri bakanlığı (bkz.3/28), Bayındırlık bakanlığı (bkz.5/29), Yargıtay binası(bkz.5/29), Ekonomi ve Ticaret bakanlığı(bkz.5/30), Ankara yüksek ziraat enstitüsü (bkz9/32) Avusturyalı Clemens Holzmeister tarafından çizilmiş. Ankara Sağlık Bakanlığı binası (bkz.1/14),Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü (bkz3/4) Avusturyalı Theodor Jost tarafından, Ankara numune hastanesi (bkz.3/4) Avusturyalı Robert Oerley tarafından çizilmiştir. Bu isimler ve bu isimlerin çizdiği mimarilere bakacak olursak enstitü, lise ve üniversite binalarında ağırlıklı olarak alman mimarisi göz önüne çıkarken idari binalar ve bakanlıklarda ise ağırlıklı olarak Clemens Holzmeister’in çizimleri dikkat çekmektedir.  Bu sebepten dolayı mimar Ahmet Kemaleddinin çizdiği Gazi Üniversitesi (bkz.1/4) ile Arif hikmet Koyunoğlu’nun çizdiği Ankara etnografya müzesi (bkz.1/14) Türk mimarisinin ihtişamı ve geleneklerden ötürü bazı motiflerin kullanıldığı gözümüze çarpmaktadır. Diğer yabancı menşei mimarilerin az alan ve modern görüntüleri göze çarpmaktadır. “Holzmeister’e göre yapılan bu binalar Türkiye’deki bu binalar düzenli iktidarın simgesi olacaktır demiştir. Yabancı mimarların çizimleri sade ve ağır bir tutum sergiliyordu. Zaten genel olarak baktığımızda Türk mimarların çizdiği yapılarda iki sütun ve üstünde yarım çember yani kemer kullanımı ve “pandantif”[1] o dönemlerde standart olarak göze çarpmaktadır. Bu yapıların kolaylıkla hangi mimariye sahip olduğunu anlayabiliriz. Yabancı mimarların çizdiği idari yapıların genellikle ağır ve sade ama kullanışlı görüntüsü vurgulanmaktadır. Sümerbank’ın fabrikalarının(bkz.5/19) genellikle Sovyet mimarlarına çizdirilmesi Sovyetlerin tekstil fabrikalarının yapımında ağırlıklı olduğunu ve stadyum ve spor tesislerinde (bkz.10/22) ise İtalyan mimarinin ilk örneklerini Türkiye cumhuriyetinde görmekteyiz. Mimari yapı olarak az sayıda ve devamlı tekrarlanan görsellerin verilmesi aslında yeni kurulan bir ülkenin moderniteye geçiş aşamasının yavaş yavaş ve aşama aşama olduğunu görmekteyiz. Göze çarpan bir başka husus ise binaların fotoğrafları çekilirken hiç bir sosyal ve iş hayatının yansıtılmadığı gerçeğidir. Bina var ama çalışanlar veya görevliler yok. Yapıların gösterilme amacı “bakın biz yaptırıyoruz veya yapıyoruz” amacımı taşıyor? Diğer bir konu ise şehirleşmede devamlı Ankara’nın fotoğraflarını ön plana çıkartmaları ve Ankara’daki bulvar caddelerin fotoğraflarını çekmeleri göze çarpmaktadır. Derginin amacı Kemalin Türkiye sinin modernleşme aşaması içinde olduğunu ve yeni bir ulus inşa ederken hangi etmenleri ön plana çıkardığını göstermektedir. Fakat fotoğrafı çekilen caddelerin ve bulvarların hepsi farklı açıdan çekilmiş tek bulvar olduğu olgusudur. (bkz.44/44), (bkz.44/45), (bkz.44/48), (bkz.44/49) Dergi sayı aralıklarıyla aynı yapıların ve aynı bulvarların farklı açılarla çekilmiş görüntüleriyle tamamlanmış olması aslında derginin sadece gösterilmek istenen yerlerin yayımlanmasının Türkiye’de başka modern yapı ve şehirleşmenin olmadığının göstergesidir. Dergide ele alınan diğer yapılar ise büyükelçilik binalarıdır. Bu binalar ülkelerin tematik ve motifsel geleneklerine dayanarak yapılmıştır. Ankara’daki bir kaç modern villayı göstermesi (bkz.36/37) , (bkz.36/39) ise bu yapıların yanında ek olarak “bizim modernleşmemiz sadece idari binalar ile kısıtlı değil” algısı yaratmak istense de derginin 49 sayısında bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar modern görünümlü insanların sosyal yaşamlarında devamlı kullandığı yapı sayısı çok azdır. Dergi belli aralıklarla diğer illerdeki yapıları ele almış fakat o yapıların vasat biçimde olduğu (bkz.28,17 ), (bkz.28.18), (bkz.28-31), (bkz.28.32), (bkz.28.34), (bkz.28.35) gözle görülür şekilde belirgindir. Bu şekilde düşünürsek yeni kurulmuş bir Cumhuriyet ve o zamanın imkân ve olanakları ancak bu kadar olabiliyordu. Çünkü tarımsal olarak üretim söz konusu olsa bile üretimde makineleşme olmadığından dolayı üretim az ve üretime bağlı sermaye akışı sağlanmıyordu. Tarımdan haricen ülkede endüstriyel olaraktan üretim olmadığından dolayı ülkenin imkânları kapsamında mimari ve yapı alanında propaganda ve tanıtımın bu şekilde yapılmasını doğal karşılayabiliriz. Sonuç olarak baktığımızda dönemin herşeyde örnek aldığı batı vurğusunu mimari yapılarda’da görüyoruz . Dev stadyumların yapılması rejimin geniş alanlarda halkı toplama ve propaganda yapmak için elverişli bir alan olarak bu alanı oluşturulduğunu düşünüyorum. Hatırlarsak Hitlerin başında olduğu Almanya’da büyük ve geniş alanlarda Nazi propagandası yapılırdı. Ayrıca Küçük şehirlerde fabrikaların kurulması hem işçi istihdamını sağlamak amaçlı hem de halkın isyan etmesine karşı önlem amacıyla yapıldığını elzem bulduklarını açıkça belirtmeliyim. Konsolosluk binalarının dergide yer alması ise hangi ülkelerin Türkiye Cumhuriyetini tanıdığının göstergesi olarak konulmuş olduğunu düşünüyorum. Ankara’nın fotoğraflarında genellikle kamu binalarını göstermesi ise Ankara’ya ağır bir hava vererek yeni başkentin artık Türkiye Cumhuriyetinin idari açıdan tek il olmasını hedef almıştır. Mimari alandaki fotoğraflarda genellikle eski ile yeni yapılar karşılaştırılmış. Yeni yapıların yeni bir sosyal devlet inşa’sının bir örneği olduğunu vurgulamıştır.


[1] Kare şekilli bir oda boşluğu üzerine elips şekilli kubbe 


[1] KEMALİN TÜRKİYESİ / BOYUT YAYINLARI

[2] KEMALİN TÜRKİYESİ / BOYUT YAYINLARI

LA TURQUİE KÉMALİSTE – KEMAL’İN TÜRKİYESİNDE KADIN OLMAK.

La Turquie Kemaliste veya  Kemalist Türkiye, 1933- 1949 arasında Türkiye Cumhuriyeti Matbuat Umum Müdürlüğü şu andaki (Başbakanlık basın -yayın enformasyon genel müdürlüğü) tarafından dünya ülkelerine modern Türkiyeyi göstermek için çıkartılmıştır. Dergi 49 sayı ve 3 farklı dilde yayınlanmıştır (İngilizce, Fransızca ve Almanca). Derginin amacı Türkiye’nin 1933 -1949 yılları arasındaki durumunu resimlerle ifade etmektir. Bu bölümde kadın olgusu üzerinden dergiyi ele alacağız.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 5.png

Aslında Kadın hakları veya kadına verilen önem Tanzimat fermanı ile başlamış. Tanzimat fermanının içeriğinde kadınlara bir hak tanınmamış olsa da kadın hakları olgusunun tartışılması Tanzimat dönemi ile başlamıştır. Osmanlı batılılaşma harekatı kapsamında kadınların toplumsal durumu açısından bazı yenilikler de getirmiştir. kız rüştiyelerinin ve kız öğretmen okullarının açılması bu konuda önemli bir adım olarak görülmüştür.1908 devrimine doğru ittihat ve terakkinin iktidar dönemi kadın hakları ile ilgili tartışmalar gündeme geliyordu. Kadınlar pek çok dernek ve örgütlenme faaliyetlerinde bulundular ve eğitim olanaklarından yararlandılar. Cumhuriyet dönemi kadınların çalışma hayatında olması aslında Osmanlı devletinin son dönemleriyle paralel bir şekilde ilerlemiştir. Bu bölümde vurgulanmak istenen modernleşen Türkiye’de kadın hakları ve kadının sosyal yapısının modernleşmesi ve kadının toplumda yerinin her alanda olduğunu göstermektedir. Örneğin fotoğraflara baktığımızda kadınların fabrikalarda çalışmasından uçak kullanmasına kadar birçok alanda örnekler gösterilmiştir. Modernleşen Türkiye’nin yüzü olan kadınlarımızın eğitim alanın ihtisaslarını yapmaları ve bu ihtisaslardan modern tekniklerden yararlanmaları gösterilmiştir.(bkz.29/38), (bkz.29/37) (bkz.27/5) (bkz.28/8) Kadınların birçok farklı alanda fotoğrafları dergide ağırlıklı olarak belirtilmiştir. Bir yandan sosyal hayatta etkin olan kadınlarımız ön plana çıkarken diğer yandan Anadolu kadınının geleneksel yaşayış biçimleri de gözümüze çarpmaktadır. Bu dönemde kadınlar spordan-tarıma, siyasetten- çalışma hayatına kadar birçok noktada aktif olarak başrol almıştır. Fotoğraflarda gösterilmek istenen bir diğer olgu ise kültürel mozaiğin oldukça geniş olduğu Türkiye Cumhuriyetinde kadının bir gelişmişlik sembolü olarak gösterilmek istenmesidir. Bu dönemde kızlar konservatuar eğitiminden, ziraat eğitimine kadar birçok noktada eğitim almakta ve bu eğitimleri fotoğraflarda yansıtılmıştır. Günümüzde artık son derece azalan iki cinsin aynı ortamda konservatuar ve dans eğitimi olgusu bu dönemlerde oldukça normal karşılanmakta ve hiçbir dinsel algıya mahal vermemektedir. Ayrıca, Kadınlar bu dönemde kongre, konferans ve siyaset alanında fazla etkili olmasa da fotoğraflarda kadınların siyaset alanında aktif rol oynadığını göstermeye çalışmaktadır. Ama farklı açıdan baktığımızda fotoğraflar genellikle kartpostal veya katalog çekimi için çekilmiş görüntüsü verildiği açıkça gözükmekte. Fotoğrafların doğal hiçbir görüntüsünün olmaması dikkat çekmektedir. Kadınların geçit törenlerinde olması ve kadınların erkek gibi disiplin içinde olması güçlü yapı vurgusunu gösteriyor. Ayrıca kadın işçilerin çalışması Sovyetlerdeki gibi yeni ulusu cinsiyet ayrımı yapmadan temel inşa ediyoruz anlamında yapılmıştır. Genellikle faşist yönetimlerin yapmakta olduğu geçit törenleri de gözümüze çapmaktadır. Ayrıca fotoğraflara baktığımızda eski Osmanlı yani Anadolu kadını ile Modern Türk kadını arasındaki ayrımı vurgulaması gözle görülür biçimde belirginleşmiştir. 

1840-1950 ARASI SANSÜR: MARKOPAŞA DERGİSİ

“Maksadımız, sadece gülmek için gülmek değildir. Gülmek, düşünmek ve faydalı olmaktır.”

                                                                                                          Markopaşa 

1840-1950 Arası Sansürlenen Ve Kapatılan Gazete Ve Dergiler

Resmi gazete niteliğindeki Takvim-i Vekayi gazetesini özel gazete olan Ceride-i Havadis izlemiştir. Daha sonra sırasıyla Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkâr gazeteleri yayına başlamıştır. Bu gazeteler Tanzimat dönemi yöneticilerine yönelik eleştirirden dolayı ve batıya karşı olan ve batılı tarzda değişim isteklerini gazetelerde dile getirdiklerinden dolayı Kasım 1864 yılında basın ile ilgili ilk düzenleme Matbuat Nizamnamesinin (Tüzüğü) çıkarılmasıyla ilk basın özgürlüğüne karşı ilk sansür uygulanmaya başlanmıştı. Nizammane 35 maddeden oluşmaktaydı ve hangi dilde olursa olsun yönetime karşı, devletin iç güvenliğini bozucu, saltanata ve genel toplumsal yapıya karşı yapılan yayınların suç teşkil edeceğini, para ve hapis cezasının yaptırıcı olacağını Nizammane öngörmüştür. Daha sonra bu Nizamnamenin yetersiz kalacağı konusunda çıkan tartışmalardan sonra 1867 Mart ayında Ali Kararnamesi çıkartılmıştır. Bu kararnamenin amacı İstanbul da yayınlananın gazeteleri kontrol altında tutmak ve gazete kapatma yetkisinin hükümete verilmesini sağlamaktı. Her ne kadar 1876 Kanun-u Esasında matbuat kanun dairesi serbesttir denilmesine rağmen Abdülhamit tarafından bu parlamentoya son verilmesi ile basın üzerinde daha baskıcı ve tutucu bir uygulanın başladığını görmekteyiz. 1908 devrimi ile birlikte gazeteler 25 Temmuz 1908 den sonra herhangi bir sansürlemeye ve baskıya uğramadan yayınlanmaya başlamış ve basın hayatına bir canlılık gelmiştir.( bu dönemde de her ne kadar sansür ve baskı oluşmuşsuda diğer dönemlere göre daha liberal bir dönem olmuştur.) I dünya savaşına gelindiğinde savaş süresince hükümet basını tamamen kontrol altına almıştır.[1] 1920 de ise Mustafa Kemal, saltanatın izlerini silmek için gazetelere ihtiyaç duymuş ve 1920 tarihinde Matbuat ve İstihbarat genel müdürlüğünü, Nisan 1920 tarihinde ise Anadolu Ajansının kurulmasını sağlamıştır. Daha sonralarda 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile hükümet basın üzerindeki denetimini arttırmış ve kanuna bağlı olarak gazeteleri kapatmıştır. Her ne kadar 1929 da Takrir-i Sükun Kanunu’nu yürürlükten kalksa da hafif bir serbestlik olmuş ama yinede basın ve yayın hayatı iktidar dayatılmasından kaçamamıştır. Yıl 1931, yeni bir kanun çıkar bu kanunun ismi Matbuat kanunu. Bu kanun ile matbaa açma,  gazete ve dergi yayınlanması ve bilumum hükümler kapsamında olan bir kanun. Bu kanunun amacı iç ve dış politikaları aleyhine yayınlar yapamayacaklarının bir teminatıdır. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra kapatılan gazete ve dergilerin bir bölümü tekrar açılmış ve yayın hayatına devam etmiştir. Gazetelerin ismi şu şekildedir. Tevhid-i Efkar, Tanin, Halkın Sesi, Vatan, Aydınlık, Orak Çekiç, Bursa’da Yoldaş, Son Telgraf, Toksöz, Ikdam. Aslında bu gazetelerin kapatılmasının bir sebebi vardı. Gazete ve dergiler basın özgürlüğüne ters düşecek işlerin yapılmasından razı değildi. Peki, bu basın özgürlüğüne ters düşen kararlar ve meselelerin ana konusuna bakmamız gerekirse, ilk başta Matbaa Umum Müdürlüğünün Tebliğlerine bakmamız lazım. Örneğin:

·         Karne ile ekmek satışı hususunda hiçbir şekilde haber yapılmayacak (9 Ocak 1942)

·         Artan şeker fiyatları hakkında hiçbir şekilde haber yapılmayacak (29 Ocak 1942)

·         Ekmek, odun ve kömürden şikâyet edilmeyecek (10 Ocak 1942)

·         Un stokunun azalması, meyve ve sebzelere yapılan zamlar yazılmayacak (10 Ağustos 1940)

·         Milli Şef’in seyahatleri süresince hiç bir organ bu seyahat dışında haber yapmayacak (14 Aralık 1940)

·         Tren kazaları hakkında gazetelerde haber yapılmayacak. ( 4 Şubat 1941)[2] Gibi bazı tebliğler ile basın sansürlenmiş ve iktidarın aleyhine olan tüm konulardaki yazma ve çizme hakkını kaybetmiştir.[3] İşte tamda bu noktada 1949 yılında yeni bir dergi çıkıyor ismi ise Markopaşa.

                                                           MARKO PAŞA

Markopaşa 1946 yılında yayın hayatına girmiş ve Türkiye basın tarihinin en yüksek tiraja sahibi olan yayınlardan birisi olarak yerini almıştır. Derginin yazarlığını yapan isimler bize aslında derginin içeriğinin ve derginin ana temasını anlamamızda yardımcı olacaktır. Dergi yazarları sırasıyla Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Şerif Hulusi, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuzdur. Mustafa Mim Uykusuz derginin çizerliğini, Sabahattin Ali ise başyazarlığını yapmıştır. Derginin çıktığı dönemlerde yazarlara birçok dava açılmış bunun sebebinin ise ana muhalefet gibi bir etki göstermesinden ötürü olduğunu söylemeliyim. Dergi kimi zaman çıktığı gibi toplatılmış ve hatta belli zamanlarda “Paşa” kelimesinden dolayı dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile dalga geçtiği gerekçesiyle kapatılmış ve yazarları hapis’e atılmıştır. Yazarlar kimi zaman dergiyi elden dağıtmayı başarmış ve buma rağmen çok fazla tiraj elde etmişlerdir. Derginin ilk sayısı 6 bin, ikinci sayısı 10 bin, üçüncü sayısı 12 bin ve dördüncü sayısı 60 satılmıştır. O dönemlerde en çok satan gazetelerin sayısı 50 bini geçmezken bu derginin 60 bin tiraj almasının da bir sebebi vardı. Bu dergi yazının başında da söylediğim gibi “Ana Muhalefet” gibi çalışmaktaydı. Markopaşa kapatılınca sırasıyla Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür MarkoPaşa, Bizim Paşa, Ali Baba adları ile yeniden çıkartıldı.[4] Markopaşa ilk sayısından itibaren haftalık halk için siyasi mizah olarak çıkmıştır. Bu dergideki amaç sadece gülmek için gülmek değil, gülerek düşünmek ve faydalı olmak içindir sözü ile yayın hayatını sürdürmekteydi. Yukarıda değindiğim üzere tiraj arttıkça yazarların birbirine olan güveni de artıyordu. 77 yayın ile okurların adeta gözbebeği olmuş neredeyse o dönemlerin uğrak yerleri olan köy kahvelerine kadar bu dergi ulaşmıştır. 176 haftada 77 sayı çıkarmış geriye kalan 99 sayısı değindiğim üzere toplatma ve yazarlarının hapse atılmasıyla engellenmişti. Ve gazetenin ilk faili meçhul cinayete kurban giden yazarı Sabahattin Ali olmuştu. Bulgaristan sınırına yakın bir yerde cesedi bulunmuştur. O dönemlerde yazılan ve çizilen birçok konudan dolayı Markopaşaya karşı bir telin mitingleri yapılmıştır.[5]

   Peki, bu gazete niteliğindeki derginin bu kadar çok baskıya kalmasının sebebi neydi? Bunun sebeplerine bakmak için ilk başta o dönemin iktidarının siyasi yapısına bakmamız ve derginin eleştirisel anlamda ne gibi yazı ve karikatürlere yer verdiği hususuna bakmamız gerekecek. Tek partili döneme değinmemin sebebi Kemalist rejimin varyantlarının ele aldığımız proje konusuna olan etkilerinden dolayıdır. Yani bu derginin yazarları ve çizerlerinin ele aldıkları konulara değinmeden önce bu konuları neden yazma gereksinimi duymalarını sağlayacak ortamı anlamamız lazım. Liberal öğelerden oldukça uzak bir dönem olan Kemalist rejim özelliklede belli bir dönemden sonra korporatist düşünceye yönelmiştir. Peki, bu korparatist ideolojinin bu dergiyle ne alakası var diyebilirsiniz. Korporatizm 19.yy ortalarından itibaren muhafazakâr düşüncenin yeni bir dalı olarak gelişti ve birinci dünya savaşı sonrası büyük bir siyasal etkinliğe ulaştı. Bu akım, Kemalist rejimin kurucu kadroları ve politikacılarına güçlü bir ilham kaynağı oldu. Korporatizm, siyasal ideolojiye yansımaları yanında, genellikle “Devletçilik” olarak nitelenen ekonomi-politika uygulamalarının asıl saikı olarak kendini belirginleştirmiştir.[1] Tamamıyla liberal öğelerden uzak olan bu ideolojinin tabiî ki de sosyal etkileri oldukça fazla olmuştur. Örneğin: ben burada 1840-1950 arası 90 yıllık sürede medya ve sosyal halk üzerine karşı yapılan sansür ve yayın kapatma olaylarına bakarsak Markopaşa dergisinin alışılmış bir şekilde toplatılması, yazarlarının hapis’e attırılması ve yayın hayatına son verdirilmek istenmesini anlayabiliriz. Peki, Markopaşaya yapılan yaptırımların nedenlerine birde Markopaşa dan yazılı ve görsel örnekler vererek açıklayalım.

Yabancı Sermaye’ye Bakış Açısı

Yabancı Sermaye’ye karşı tutumlarını şu şekilde göstermişlerdir. “bu işte hangi kişilerin menfaatleri var. Dünyayı bir ahtapot gibi saran emperyalist sermayenin kucağına atılmak, milletin emeğini dolar’a sterlin’e satmak isteyenleri sorguluyor. Ve bu sermayenin dışarıya atılmasının ne kadar güç olduğunu Osmanlının mirasçıları yani bizlerin olduğunu yazdıkları bir yazı” bu yazı ile milletin emeğini, alın terini ve sermayesini dolara satmayı ve bunun sebeplerinin acı olacağını tam 99 yıl önce MarkoPaşa yazarları yazmışlardı. Aslında baktığımızdadevamlı yabancı sermaye üzerine yazılar yazmışlar ve Uykusuzun elinin altından karikatürler çıkarmışlar. 

Markopaşa’nın belli bir noktadan sonra sloganı olan , “derginin toplatılmadığı zamanlarda olur” ifadesinin ortaya çıkmasıyla planlanan tarihinde yani Şubat 1949’da özel hıyar sayısı çıkarılır.

Özel Hıyar Sayısı

Özel hıyar sayısının çıkmasının gerekçesi ise şu temellere bağlanmıştır. “Ne yazsak Markopaşa’yı toplatıyorlar. On beş sayı çıkabilen (3. dönem çıkışında) gazetemizin yedi sayısını toplattılar. Biz de zülfiyâre dokunmasın, güneşe karşı desturun su döküp çarpılmayalım, evliyayı umuru incitip fincancı katırlarını ürkütmeyelim diye, suya sabuna dokunmadan, havadan sudan yazılar yazmaya karar verdik. Bundan sonra gazetemizin her sayısını, meyve ve sebzelerin methine tahsis edeceğiz. Şimdiye kadar gazetemizi İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı toplattırdı. Bakalım bu sefer de Tarım Bakanlığı toplatacak mı? Gazetemizin bu sayısı Hıyar sayısıdır. Baştan aşağıya kadar hıyarın ve hıyarların methiyesini bulacaksınız.”[2] İfadeleri ile Markopaşa’nın iktidarın elinde olan bakanlıklar tarafından toplatıldığını belirtirken bu belirtmede tamamen zekice ve kıvrak bir hareketle hem yönetim yani iktidara hem de bakanlıkların aleyhine güzel bir mizahi dergi çıkarılmıştır. Derginin bu bölümünde aynı Rusya İmparatorluğundaki edebiyatın gelişmesini öngören sansürden dolayı yapılan “roman üzerinden yönetimi eleştirme” işlevi bu sefer tarım üzerinden eleştiri olarak Markopaşa da yapılmıştır. [3] Tabiî ki de tahmin edeceğiniz üzere bu Özel Hıyar Sayısı, Tarım Bakanlığının değil de Bakanlar kurulu tarafından toplatılması durumu ortaya çıkmıştır.

Gazetelerin Tek Tek Elde Yazılması:

Gazetenin 16. Sayısının basılacağı matbaa bulunamaması sebebiyle, bu gazetenin teksir makinesiyle tek tek yazılması yani Gutenberg matbaasının dergide yazılmasına sebep oluyor. Dergide Gutenberg matbaası isimli yazıda aynen şunlar yazıyordu. “Dünyaya karşı demokrasi göstermeliğimiz bir Demokrat Partimiz var. Amerikalılardan 150 milyon borç alacak kadar hürriyetimiz var. Ağaçlar bu yıl boy atmadı, otobüste kaba etime kıymık battı, bu nasıl hükümet, diye kokmaz bulaşmaz, tavşan tersi muhalefetleriyle apartman diken muhalif gazetecilerimiz var. Herkes dilediği gibi düşünmekte, düşündüğünü söylemekte serbesttir, diyen Başbakanımız var. Evet, bütün bu bol hürriyet numaraları, demokrasi varyetesi, muhalefet cambazlığı arasında, şu küçücük mizah gazetesini çıkarmanın imkânı yok. Markopaşa, meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş. Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku, dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşa’yı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır, mahkemeye verilir, tehdit edilir, yer yer aleyhinde nümayişler tertip edilir. Sözüm ona rekabet maksadıyla sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır… Ey bir cılız kalemden dile gelen hakikat… Sen devleri korkutacak kadar mı korkunçsun?[4] Aslında burada ülkede söylemlerin ne şekilde geliştiğini ama icraatta bu söylemlerin içi boş ve birbirini kanalize etmeyen söylemler olduğunu vurguluyor. Markopaşa’yı adeta iktidarın, dergiyi ana muhalefeti gibi görmesi ve buna karşın yaptırımlar uygulamasının ve Markopaşa’yı bir dev haline getirmesini yazmaktadır. Ülkede her şeyi yaparken özgür, hürriyet sahibi ve refah devletini vurguluyorsunuz ama bize gelince bu dediğiniz sıfatlar yok oluyor gibi bir yakınma var.

 Sabahattin Ali ve Markopaşa Yazıları

Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de doğdu. Belirli bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Almanya’ya gönderildi. Almanya’dan döndükten sonra Türkiye’nin belirli illerinde öğretmenlik yaptı. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğünde memurluk ve Devlet Konservatuarı’nda dramaturgluk yaptı. 1945-1946 İstanbul da Markopaşa isimli bir mizah gazetesi çıkardı. Markopaşa adlı siyasi mizah dergisinde yayınlananlardan dolayı 3 ay kadar hapis yattı ve belli süre izlendiği için yurt dışında kaçmak istedi ve en sonunda Bulgaristan sınırında suikasta uğrayarak öldürüldü.[6]

Sabahattin Ali yazılarında kendini devamlı ülke için endişe duyan biri olarak tanımlamış ve O dönemin şartlarında halklı olarak bu endişesini Markopaşa dergisinde yayınlatmıştır. Yazılarında yurdun dertlerini ve milletin kaygılarını acı ve tatlı ama mizahi olarak dile getirmiştir. Sabahattin Alinin en önemli eleştiri konusu genellikle yabancı sermayenin sömürü düzeni ve iktidarın yanlış politikalarından oluşmaktaydı. Sabahattin Ali yazılarında genellikle ülkedeki demokrasi anlayışına eleştiri bazında vurgular yapmış ve ülke yönetiminin ne şekilde olması gerektiğini dile getirmiştir. Ayrıca kendisinde daha sonra faili meçhul bir cinayete kurban gideceğini bilmeden, ülkede öldürülen ve şüphe uyandıran ölümler üzerine Markopaşa da bir yazı yazıyor. Sanki burada cellâdına gülümsemiş. Medyanın yanlı olmasından, ülke içindeki huzursuzluklara kadar birçok yazısını Markopaşa ve diğer Markopaşa simülasyonu dergilerinde yazmıştır. Örneğin;

MUSTAFA MİM UYKUSUZ

Mustafa Uykusuz Manisa’nın Akhisar ilçesinde 1923’te doğdu. İlk karikatürü 15 yaşında Çocuk Sesi’nde yayınlandı.  1940 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine girdi ancak maddi nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldı. 1945’e kadar boyacılık, tabelacılık ve sinema afişleri çizdi.  Daha sonra Markopaşa, Malum Paşa, Ali baba, Başdan, Geveze, Gerçek, Akbaba, Zübük gibi dergilerde aziz nesin ile çalıştı. Farklı gazetelerde karikatürleri yayınlandı. Karikatürlerinde gündelik siyasal ve toplumsal yaşantının sorunlarını ele aldı ve yöneticilerin yönetim anlayışına dikkat çekti.  1983’te İstanbul da öldü.[7] Uykusuz, karikatürlerde de göreceğimiz üzere sistem ve yöneticilerin yönetim şekillerine ve yaşayış tarzlarından, toplumsal gerçekliğe kadar her türlü alanda karikatür çizmiştir. Karikatürleri sadece Türkiye’de ki yönetim ve toplumsal çelişkiyi değil dünyanın bir çok yerindeki yanlış tasarıma sahip olan toplumsal ve politik anlayışı da yansıtmıştır. Gün geldi Amerika’da ki siyahi vatandaşların haklarını çizgi,  gün geldi Türkiye’de ki insanların sömürülmesini karikatüre etti. Uykusuz,  Sabahattin Ali’nin bir nevi görsel boyutuydu. Sabahattin Ali yazarak, Uykusuz ise çizerek bize bir mesaj vermeye çalışıyordu.  Her ne kadar kısıtlansalar da amaçlarını yerine getirmek için çabaladılar ve toplumu aydınlatmak için direndiler.  Mim Uykusuzun çizdiği bazı görsellere bakacak olursak;

       Markopaşa’dan Notlar

Markopaşa sayılarında ve devamında Markopaşa’nın yerine çıkan dergilerde hangi manşetler atılmıştı.  İşte bu manşetlere bakarak dergiyi daha iyi anlayacağız;

  • Markopaşa’nın ilk sayısında derginin amacı ve işleyişi bakımından nasıl olması gerektiğini vurgulamak amacıyla şu ifadelere yer verilmiştir. “ Maksadımız, sadece gülmek için gülmek değildir. Gülmek, düşünmek ve faydalı olmaktır.
  • İkinci sayısında ise ilk sayının toplatılması ve gazete bayilerince dağıtılmamasına ithafen. “Sabotaja Uğradık” manşetiyle piyasaya yazarların dağıtmasıyla, okuyucuya ulaşır. Bir günde toplamda dört bin sayı dağıtılır.
  • On altı ve On yedinci sayının manşeti, o dönemde yazarların gözaltına alınmasından dolayı “ Muharrirleri polis nezaretine alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar.”Manşeti atılmıştır.
  • Yirmi ve Yirmi birinci sayılarının Ankara ve Samsunda dergi satışının yasaklanmasından dolayı şu manşet atılmıştır. “Ankara ve Samsun’dan başka dünyanın her yerinde satılır.”
  • Yirmi İkinci sayı tamamen toplatılır ve hiçbir nüshası bulunmamaktadır.[8]Derginin yayınlanan manşetleri ve bazı yazıları şu şekildedir;

Genel olarak konuların gidişatına baktığımızda ortaya çıkan vahim bir tablo görünmektedir. Gazete, dergi ve benzeri içerikte olan ve yayımlanan materyallerin iktidar yandaşı olmaması durumunda gazete ve dergilere karşı belirli yaptırımlar uygulandığı açıkça ortadadır. Bu tür uygulamalar gerek sansür gerekse gazetelerin dağıtılmasını engellemekte bir sonuç almaya odaklansa da, iktidar yandaşı veya iktidara karşı yazıların yazıldığı dergi ve gazetelerin yazarlarda nasibini bu uygulamalardan almışlardır. Gerek gözaltına alınmaları gerek fail-i meçhul cinayetler ile susturulma çabaları açıkça ortadadır. Sansür’ün geçmişine tekrar değinirsek Matbuat Nizammanesi, Ali Kararnamesi gibi Osmanlı imparatorluğundaki bu kararnamelerin Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Takrir-i Sükûn Kanunu ile devam ettirilmesi ayrı bir ironi. Liberal bir medyanın varlığını o dönemde sadece 1908-1918 arası görebiliriz dersek yanlış olmaz. Ama baktığımızda bu dönemde dâhil bazı sınırlandırmalar getirilmiştir.  Ama genel olarak medya üzerindeki baskı ve sansür uygulamaları Liberal öğelerden oldukça uzak bir dönem olan korporatist biz düzen ile yönetilen dönemde açıkça gözümüze çarpmaktadır. Markopaşa dergisi de bu sansür ve baskı ortamında nasibini almış. Her ne kadar yayımlanmaması için zorluklar çıkarılsa da bu dergi farklı şekilde dağıtılma aşamalarından tutunda, elle binlerce sayıyı basma gibi zorluklara katlanmıştır. Yeri gelmiş yazarları veya çizerleri gözaltına alınmış, yeri gelmiş faili meçhule kurban giden yazarların arkasından dergiyi çıkartmaya çalışmışlardır. Aslında bu bir gerekliliğin sonucu çıkmış bir olgudur. Her ne kadar tek partili dönemin medya üzerindeki baskıları ortada olsa da ve yandaş medyanın tutumları göz önüne alınsa da her zaman bir Sabahattin Ali ve Mustafa Mim Uykusuz, tek parti döneminde ortaya çıkmıştır. Kısacası ne kadar baskı altına alınmışsa da Tek partili dönem de Markopaşa türevi dergiler her zaman yayımlanmış ve yayımlanması için çaba sarf edilmiştir.


[1] Kansu, Aykut, “Türkiye’de korporatist düşünce ve Korporatizm uygulamaları”, s253, 260,261

[2]http://oykuleroykuculer.blogcu.com/markopasa-nin-olaganustu-ozel-hiyar-sayisi-aziz-nesin/194647 

[4] “Markopaşa Yazıları ve Ötekiler”, Sabahattin Ali, Derleyen Hikmet Altınkaynak, YKY

[5] Cüneyt Saydur, “Markopaşa Gerçeği“,Çınar Yayınları, istanbul, 2013

[6] Altınkaynak, Hikmet, “markopaşa yazıları ve ötekiler” Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,4.baskı , 2004, s.2

[7]http://www.filozof.net/Turkce/edebi-sahsiyetler-kisilikler-biyografileri/17340-mim-uykusuz-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi.html

[8] Cantek, Levent, “Markopaşa : Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi”, İletişim Yayınları, İstanbul,  2001


[1] Cevdet Kudret, “Abdülhamit Devrinde Sansür”, Cumhuriyet Yayınları, s.83, 85,

[2] Taha Toros, “Tarih ve Toplum Dergisi “, sayı: 20, Ağustos 1985,

[4]Cantek, Levent, “Markopaşa : Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi”, İletişim Yayınları, İstanbul,  2001, s.14

[5] A.g.e, s17

[6] Kansu, Aykut, “Türkiye’de korporatist düşünce ve Korporatizm uygulamaları”, s253, 260,261

Demokrasinin “Üçüncü Ters Dalgası”na Karşı Bir Direniş: Mısır, Türkiye ve Brezilya Örneklerine Kısa Bir Bakış


Bu çalışmanın amacı, “Medeniyetler Çatışması” şeklinde “ISMARLAMA” bir çalışma ile sosyal bilimlerde önemli bir yer edinen Samuel Hungtinton’un bir diğer çalışması olan “Üçüncü Dalga”nın son 10 yıllık süreçteki (özellikle de Türkiye ve Mısır özelinde) gelişmeler bağlamında bir bilgi vermesidir. Bu çalışma demokrasi ve dalga demokrasisi gibi teorik bir altyapıdan Mısır Askeri Darbesi, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve şu sıralarda Brezilya’da medyana gelen darbe girişimi sürecine atıf yapılarak tatbik edilmeye çalışılmıştır.

Yunanca demos (halk) ve kratos (iktidar) anlamındaki kelimelerin birleşimiyle oluşan demokrasi, en umumi tanımıyla halkın kendi kendini yönetmesi ve iktidarın halka ait olmasıdır.[1] Demokrasi kavramı, gelişim süreci ile birlikte “doğrudan demokrasi, temsili demokrasi, çoğulcu demokrasi, liberal demokrasi, katılımcı demokrasi, müzakereci demokrasi…” gibi birden fazla türü içinde barındırmış ve bu noktada büyük bir karmaşıklığı ortaya çıkarmıştır.[2] Günümüzde ABD, Japonya ve Avrupa ülkelerinin yaygın olarak kullandığı demokrasi türü ise “temsili demokrasidir.[3] Türkiye ise modern demokrasiye[4] sahip olan diğer ülkeler gibi “temsili demokrasi”nin –Modern Demokrasi- mücessem olduğu bir ülke olarak yerini almıştır. Temsili demokrasi, egemenliğin yegâne kaynağı olan milletin, kendi egemenliğini temsilciler vasıtasıyla kullanmasıdır.

Demokrasinin tam anlamıyla tanımı günümüzde halen muamma olup tam olarak bir tanım atfedilmemektedir. Demokrasi, çoğunluğun yönetimi, genel ve eşit oy hakkı, ifade özgürlüğü, azınlık hakları, halkın yönetimi vs.. şeklinde bir nevi denetimli serbestiyetlik durumudur. Samuel Hungtinton,  demokrasinin  “3 dalga”ya karşılık “2 ters dalga” şeklinde sürecini oluşturduğunu aktarmıştır.[5] Hungtinton’un aktardığı  “3 dalga” demokrasinin tesis edilmesi;  “2 ters dalga” ise var olan demokrasinin yıkılmasıdır. Hungtinton’un aktardığı dalgalar ise şu şekildedir:

  • Birinci dalga, 1828 ABD başkanlık Seçimleri’nde beyaz erkeklerin %50’sinin oy kullanması ile başlamıştır.
  • Birinci ters dalga,  1922 Roma yürüyüşü ve Mussolini’nin yönetimi ele geçirmesi ile birinci dalgayı tersine döndürme egilimine itmiştir.
  • İkinci dalga, 1943 yılında Mihver Devletlerin karşısında olan Müttefik Devletlerin Nazi işgalindeki Batı Almanya, İtalya, Avusturya, Japonya ve Kore’de demokratik kurumları tesis etmesi ile sürecini oluşturmuştur.
  • İkinci ters dalga, 1958 yılında Asker kimlikli İskender Mirza’nın Pakistan’da sıkıyönetim ilan etmesiyle başlamıştır.
  • Üçüncü dalga ise 1974 yılında Portekiz’de Karanfil Devrimi ile şiddet kullanılmadan askeri yönetim yani otoriter rejimden demokrasiye geçişin tesis edilmesi ile başlamıştır.”[6]

3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır’da gerçekleşen darbe girişimi, aynı yılın Ağustos ayında yönetimin tam anlamıyla askeri gücün eline geçmesiyle son bulmuş ve sıkıyönetim ilan edilmiştir. Darbe sürecini yöneten askeri yetkililere göre, 30 Haziran 2012’de Cumhurbaşkanı seçilen Mursi’nin bir yıllık Cumhurbaşkanlığı sürecinde laik politikalara uymaması ve giderek otoriter bir tavır sergileyerek hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak belirli politikalar göstermiş olması gibi hususlar 2013 yılındaki darbeye zemin hazırlamıştır. 2012 yılının Mayıs ayında Mısır’da yapılan ilk tur seçimlerinde katılım oranı %47 oranlarında olmakla birlikte Mursi %24 almış; ikinci tur seçimlerinde ise %51’lik bir katılım oranı ile Mursi %52 oy alarak Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Katılımı oranını belirtmemin sebebi, söz konusu darbe girişiminin bazı taraflarca “katılım oranı” dahilinde meşru gösterme çabası içerisinde olunması ve bu darbe girişiminin devlet organlarının demokratik düzene bağlı bir şekilde tesis edilmesi için gerekli görülmesi gibi nedenlerden dolayıdır.  Muhammed Mursi, katılım oranı ne olursa olsun seçim ile başa gelmiş bir lider ve Mısır’da gerçekleşen darbenin tam anlamıyla demokrasiye ters bir husus olduğunu aktarmakta fayda var. Söz konusu bu durumu Mursi’nin darbe gecesi söylediği tek cümle özetleyebiliriz. Mursi, “Meşrutiyetimin kaynağını demokratik seçimlerle Cumhurbaşkanı seçilmemden aldım ve bu nedenle askeriyenin önerilerini red ediyorum” şeklinde basit ve anlaşılır şekilde askeri yapıya karşı çıkarak sözde demokrasinin askeri yönetim ile tesis edilmesine karşı çıkmıştır.

Mısır’da gerçekleştirilen darbe, demokrasinin üçüncü dalgasını “ters dalga”ya çevirebilecek bir argüman olarak sunulabilir.  Belirtilen bu argüman, 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de meydana gelen darbe girişiminin başarıya ulaşması ile desteklenebilirdi; fakat Türk Milleti’nin adeta bir tarih yazarak söz konusu darbe girişimini önlemesi ile bu durum üçüncü ters dalganın tam anlamıyla gerçekleşmesine sekte olmuştur. Üçüncü Ters dalganın başarıya ulaşma sürecinin sekteye uğramasının sebebi ise 15 Temmuz darbe girişiminde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “halkı sokağa çağırması” ve bu durumun bir benzerinin 45 gün sonra yani 1 Eylül 2016 tarihinde Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in “halka sokağa çıkın ve demokrasinizi koruyun” çağrısı ile bağdaştırılabilir.

Hatırlanacağı üzere 15 Temmuz 2016 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin belirli kademelerindeki Fetö’cü militanlar tarafından ağır silah ve makineler ile devletin işleyiş ve düzenini sarsacak önemli eylemler gerçekleştirilmiştir. Fetö’cü militanlar, tank ve f16’lar ile halka ve devletin belirli organlarının sembolik makamlarına karşı namlularını çevirerek belirli yaptırımlar uygulamaya çalışmıştır. Türk Milleti ise bu durumu “fraksiyon” dahilinde olmadan düzensiz ama bir o kadarda etkileyici bir şekilde karşı durarak söz konusu yaptırım uygulama sürecini sekteye uğratmıştır. Söz konusu bu süreçte, gerek Şehit Astsubay Ömer Halisdemir gerekse Şehit olan iki yüz otuz yedi vatandaşımız kahramanlık göstererek ülkelerindeki demokrasiyi ve istikrarı korumaya çalışmıştır.

Demokrasinin üçüncü ters dalgası Brezilya özelinde askeri kanat aracılığıyla değil de senato aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılmış ve bu noktada Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in görevden alınması kararlaştırılmıştır. Rousseff senatonun bu kararına Mısır’ın seçilmiş lideri Muhammed Mursi’nin ifade ettiği sözlerin bir benzerini “ben seçilmiş bir liderim, Kazandıklarını sanıyorlar. Fakat yanılıyorlar. Biliyorum ki hepimiz savaşmaya devam edeceğiz. Bir darbe hükümetinin karşılaşabileceği en enerjik en güçlü muhalefetle karşılaşacaklar” kullanarak halkı sokağa çağırmıştır. Bu durumun yansımaları ise birkaç haftalık Brezilya özelindeki gelişmeler dahilinde saptanabilir veya bu noktada değerlendirilebilir.

Muhammed Mursi, Recep Tayyip Erdoğan ve Dilma Rousseff’in ortak paydaları, kendi ülkelerinde halk tarafından seçilen ilk devlet başkanı olma özelliği taşımalarıdır. Bir diğer ortak payda ise yargı veya askeri kanadın teşebbüsüyle bu üç ismi zapturapt altına almaktadır.  Her ne kadar Mursi’nin tutuklanması ve yönetimin askeri kanadın elini geçmesi gerçekleşmişse de söz konusu süreçte Müslüman Kardeşler Cemiyeti ve diğer Mursi seçmenleri demokrasinin korunması ve tekrardan seçilmiş lider tarafından tesis edilmesi için halen belirli aktiviteler düzenlemektedir. Türkiye’de ise söz konusu darbe gerek halk tarafından gerekse yönetim erki tarafından önemli hamleler ile savuşturularak demokrasinin ters bir dalgaya dönüşmesini önlemiştir.[7] Sonuç olarak, demokrasinin “3. Ters Dalgası” şu anlık sadece Mısır’da belirli düzeylerde değerlendirilebilmektedir. Türk Milleti ise söz konusu ters dalgayı adeta elinin tersiyle iterek “demokrasi”yi ve yönetim erkine olan güveni sağlamlaştırmıştır.


[1] Hasan, Tunç,“Demokrasi Türleri Ve Müzakereci Demokrasi Kavramı”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, cilt 12, sayı 1-2, 2008, s.1115

[2] Bülent Yavuz, “çoğulcu demokrasi anlayışı ve insan hakları”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, cilt 13, sayı 1-2, 2009, s.284

[3] Murat Aktaş “Demokrasi Kavramına Eleştirel Bir bakış”, Maü sosyal bilimler derğisi, cilt 3, sayı 1, 2015, 93

[4] Sartori, Modern demokrasinin tartışmasız temsili demokrasi olduğunu ifade etmiştir. Ayrıntılı bilgi için bk. Türk, 2010: 61

[5] Hungtinton, “Üçüncü Dalga; Geç 20. Yüzyılda Demokratikleşme”, Kilit Yayınları, 2007.

[6] Hungtinton, 2007.

[7] Brezilya’da ki durum tam anlamıyla netlik kazanmadığından dolayı şu anda bir çıkarım yapmak oldukça zor görünüyor. 

Asimetrik Savaş ve İsrail/HAMAS, ABD/EL-KAİDE, TÜRKİYE/Pkk Örnekleri

       Savaş, her ne kadar istenmese de insanlık tarihinin arzu edilmeyen fakat inkâr edilmeyen bir parçasını oluşturmaktadır. Benim kullanacağım anlam ile savaş, ülkeler veya uluslar arasında gerçekleşen büyük fiziksel boyun eğdirme yöntemlerini ifade etmektedir. Ortalama her yüzyılın sadece 13 yılı barış içinde geçtiğini kimi yorumcular söylemektedir. Özellikle endüstri devrimi ve teknolojinin gelişimi ile savaşın yıkıcı üstünlüğü oldukça açık şekilde belirginleşmiştir. Bu teknolojik ve endüstriyel gelişmeler, özellikle son 200 yıl içinde son derece artmış ve bir zamanların konvansiyonel dediğimiz yerel savaş tabiri farklı boyutlara taşınmıştır.[1] Savaş, kendi için çok kapsamlı bir ayrım içermektedir. Savaşın farklı boyutları ve türleri savaşın yıkıcı gücünü elzem şekilde göstermektedir. Bazı  savaş türlerini kısaca açıklarsak;

Nükleer savaş: Tarihte sadece iki defa kullanılan ve büyük bir yıkım elde eden savaş türüdür. Oldukça güçlü kimyasalların kullanıldığı ve günümüzde tehdit aracı olarak kullanılan bir türdür.2]

Biyolojik savaş: zehirli ve kimyasal maddeler kullanarak, insan,hayvan ve bitki kısacası canlı organizmaları yok eden veya işlevsiz hale getiren bir savaş türüdür.[3]

Din savaşları: Farklı dini görüşlerin, çıkar çatışması yüzünden çıkardıkları ve amacının diğer dini görüşü bastırma veya ortadan kaldırmak için yapılan savaşlardır. Bu savaş türüne örnek olarak, “Haçlı seferleri, Otuz Yıl Savaşları, Çin-Japonya savaşı, Yahudi-Roma savaşı vb..” [4] Birçok savaş türü mevcut olup yukarıda incelemiş olduğumuz savaş türleri sadece bizlere savaşın çok boyutlu bir işleve sahip olduğunu ve kendi içinde farklı varyantlara ayrıldığını göstermektedir. Asli konumuza dönecek olursak Asimetrik savaş nedir ve ne şekilde günümüzde boy göstermektedir bu konuya derinlemesine inceleyelim.

      Asimetrik Savaş

                   Asimetrik savaş kavramına ve asimetrik savaşın ne olduğuna bakmadan önce ilk başta kelime kökeni olarak simetrik ne demek ona bakmamız lazım. Simetrik herhangi bir nokta veya düzlemin diğer düzlem veya noktalara ortak bileşen olarak aynı uzaklıkta gitmesidir. Uluslar arası ilişkiler disiplinine simetri bağlamında bakacak olursak, aynı güç ve yönetim organizasyonu olan iki ülke bir simetriktir. Asimetrik ise herhangi iki noktanın aynı uzaklıktaki noktalara farklı bir düzlem içerisinde gitmesidir. Asimetrik terimine uluslar arası ilişkiler disiplininden bakacak olursak, iki farklı Ülke veya ulusun birbirinden farklı güç kullanım tekeli bulundurması ve herhangi bir ulusun diğer ulustan güçsüz kalma durumudur. Asimetrik savaş ise, çatışan veya birbirine şiddet uygulayan taraflardan birinin diğerinden güçlü bir yapıya ve yaptırım gücüne sahip olmasıdır. Asimetrik savaşta iki farklı grubun asimetrik olmasının belirli sebepleri vardır. Bunlar, halk desteği, medya desteği, silah ve teknolojik üstünlük, savaşan tarafların örgütlenme yapısı gibi belirli farklılıklar iki ayrı grubunda asimetrik bir savaş içinde olduklarını göstermektedir. Asimetrik savaşta, zayıf olan tarafın güçlü olan tarafa herhangi bir şekilde yaptırım uygulaması oldukça zordur. Çünkü konvansiyonel veya gerilla savaşı dediğimiz yöntemi kullanan zayıf tarafa karşı teknolojik birikimi ve yaptırım sağlayacak teçhizatları olan diğer taraf oldukça kolay bir şekilde başarı sağlayacaktır. Bu noktada zayıf olan taraf dış kaynaklı örgüt veya ülkelerden destek alabilir. Fakat bu alınan destek savaşın asimetrik karakterini hiçbir şekilde değiştirmez.[5] Asimetrik savaş, genellikle geçmiş ile bağlantıları olan ve geçmişten itibaren uzun yıllar çözüme yeltenmeyen sorunların bölgesel ve küresel güç dengelerinin dağınıklığıyla yaşamını sürdürür. Asimetrik savaş, antlaşmazlıklar, etnik yapı ve gruplar, din, mezhep veya farklı sebeplerin anlaşmazlıklarından dolayı çıkmaktadır.[6] Bu noktada ele alacağımız örneklerin önceden zuhur etmiş veya etmekte olan belirli sorunlara ve tarihsel gelişimlerine bakmak ele alacağımız konuları daha iyi kavramamıza neden olacaktır.

     Afganistan Savaşı

                   Asimetrik savaş 11 Eylül 2001 tarihinde ikiz kulelere el- kaidenin saldırmasıyla daha çok ön plana çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ikiz kulelere saldırıdan sonra El-kaide’ye karşı oldukça büyük operasyonlar başlatmıştır. Operasyonların kurgusu ilk başta uluslar arası medya üzerinden propaganda yaparak başlatılmıştı. Bu propaganda sonucunda, uluslar arası hukuku elinde tutan ve isteklerine göre şekillendiren Amerika Birleşik Devletleri çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Şu ana kadar asimetrik olan iki olgu karşımıza çıktı Medya ve Uluslar arası hukuk olgusu. Savaş’a değinmeden bu iki olgu zaten aslında bir asimetrik savaşın var olduğunu kanıtlamaktadır. Şimdi El-kaideye karşı yapılan bazı yaptırımlara göz atalım.  Ekim ayının ilk haftası Amerika Birleşik Devletleri Afganistan’a karşı mücadeleye başlamıştır. Nedeni konumuzdan da anlaşılacağı üzere 11 Eylül saldırılarına müsebbibi olan bin ladin’in ve el-kaidenin üst düzey yöneticilerinin yakalanması içindir. Amerika Birleşik devletleri, aynı zamanda Taliban ve Taliban yandaşlarını bastırmak ve Afganistan da iç güvenliği sağlamak amacı gütmüştür.[7] Amerika birleşik devleri ilk olarak Kabil’deki elektrik santrallerinin bulunduğu yere büyük bir hava operasyonu başlatmıştır. Bu operasyonda kullanılan teçhizat ve malzemeler tabikide el-kaide ve Taliban güçlerinin baş edemeyeceği nitelikteydi. Özelikle denizden Afganistan’daki hedeflere fırlatılan seyir ve Tomahawk füzeleri savaşın asimetrik olduğunun bir kanıtıdır.  Hava ve deniz bombardımanından sonra mezarı şerif denilen ilk kara harekâtı başlatıldı. Teknolojik sistemler kullanılarak Taliban ve el-kaide militanlarının hedeflerinin bulunması tekrardan bize asimetrik savaşın bir görüntüsünü göstermektedir. Konvansiyonel savaş başlamış ve bu savaşta kullanılan silahlar önemli derecede Amerika Birleşik devletlerine katkı sağlamıştır. “[8]M16A1, M16A2, M16A3 ve M16A4” gibi silahların kullanılması ve karşı taraftaki El-kaide güçlerinin ise Bin ladin ile özdeşleşmiş kalaşnikof silah kullanması bize tekrardan asimetrik bir savaşın olduğunu göstermektedir. Aslında askeri anlamda birçok farklılık göz önüne alındığında her şey açıkça ortada gözüküyor. Amerika Birleşik devletlerinin sadece medya, teknoloji ve silahlar üzerinde değil, algı operasyonu yapması anlamında da asimetrik bir stratejisi vardı. Afganistan’a saldırının ilk günün de iki tane nakliyat uçalı 37,500 mülteciye erzak yardımı bırakmıştı ve bu durum Amerika Birleşik Devletlerinin her zamanki insani yardım adı altında yanına taraf çekme politikasıydı.[9] Bu politika tabiki de kapitalist sistemin vazgeçilmez unsuru parasal güç ile oluyordu. El-kaidenin, bu yardım veya erzak dağıtma gücünün olmama durumu dâhil asimetrik bir savaşın göstergesidir. Sadece Amerika Birleşik Devletleri, Taliban ve El-Kaide birbirlerine karşı asimetrik savaş sürdürmemekte. Amerikan ve İngiliz birliklerinin destek verdiği Taliban karşıtı aşiret milisleri de Taliban ve El- Kaideye karşı asimetrik savaş yürütmektedir. Çok önemli miktarda dış destek alan bu aşiret milisleri, bir nevi Amerikan ve İngiliz birliklerinin Afganistan’daki uzantısı konumunda yer almaktadır. Bu aşiret milisleri, İngiliz ve Amerikan teknoloji ve teçhizatı ile donatılmış ve bu noktada düzenli ordular olarak savaşım vermektedir.[10] El-Kaide ve Taliban milisleri ise gerilla savaşı ve bombalama eylemleri ile karşılarındaki güçlere tehdit oluşturmaktadır. Gördüğümüz üzere asimetrik savaşta tarafların güçlerinin ve bağlantılarının önemi oldukça etkilidir. Amerika ve İngiliz birliklerinin, Afganistan içindeki bağlantıları Taliban ve El-Kaide açısından oldukça vahim bir zayıflığın göstergesidir.

Koruyucu Hat Operasyonu (2014 İsrail-Gazze Çatışması)

          Asimetrik savaş örneklerinden bir tanesi ise tüm dünyada yankı uyandıran ve orantısız güç kullanımının had safhada olduğu İsrail- Hamas çatışmasıdır. 8 Temmuz 2014 de İsrail’in, Gazze Şeridine başlattığı bu savaş bizlere orantısız güç ve asimetrik savaşın en güncel örneğini sunmaktadır. İsrail’in deniz, hava ve karadan üç kol ile sürdürdüğü bu operasyonda hedef Hamas’ın (İslami Direniş Harekâtı) varlığını bitirmekti. [11]  İsrail, Amerika’nın Afganistan’da yaptığı gibi ilk olarak elektrik santralini bombaladı. Çatışma süresince Hamas, teknolojiden uzak bir şekilde yaptığı silah ve teçhizatlar ile karşılık verirken İsrail kuvvetleri son derece ileri teknoloji askeri teçhizatları ile saldırdı ve teknolojik savunma silahlarıyla kendini korudu. İsrail kuvvetlerinin Gazze üzerinde attığı fosfor ve misket bombaları zaten bize çok basit bir şekilde asimetrik bir savaşın içinde olduklarını gösteriyor. Çatışmada İsrail kuvvetleri, sivil ve İslami Direniş Harekâtı milisleri fark etmeksizin bombalamalarına devam etti. Bu sivil ölümlerine gelen tepkileri ise İsrail’in lobicilik faaliyetleri engelledi. Hamas milisleri ise İsrail’in ileri teknolojisi ile intihar saldırıları ve bireysel silahlanmalar ile karşı çıkmak zorunda kalıyor.[12] Elektriklerin İsrail tarafından kesilmesi, hava ve deniz saldırıları, sivil ölümlerinin medyada duyulmamasını sağlama, uluslar arası hukuk kurallarını göz ardı etmek gibi kriterler, İsrail’e önemli derece kuvvet vermekte ve bu çatışmaların asimetrik bir savaşa dönüşmesini sağlamaktadır. Hamas milislerinin direniş’ine destek veren ülkeler var olsa dahi bu savaşın asimetrik olduğu kanısını değiştiremez.

Türkiye- Pkk Arasındaki Çatışma

          Yazının başında da belirttiğimiz üzere asimetrik olan düzeni, yapısı ve teknolojik üstünlüğü olan kuvvetin kendisinden daha küçük bir organizasyon ile çatışmasıdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin asimetrik savaşta güçlü olan tarafta olduğunu günümüzde herkes bilmektedir. Pkk terör örgütü ise Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı gerilla savaşı sürdürmekte ve birbirlerine karşı etkili eylemler yapmaktadır. Gerek asker sayısı gerek ise Ordumuzun kullandığı silah ve teçhizatlar Pkk Terör Örgütüne karşı belli yaptırımlar uygulayabilecek bir seviyede olduğumuzun kanıtıdır. Her ne kadar Ülkemizin Güneydoğusunda, Pkk güçlü bir şekilde yerel destek alsa da ülkenin büyük bir bölümü bu örgüte karşı duruş sergilemektedir. Asimetriksel olarak ilk farklılık medya ve halk desteği ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin üstünlüğünü açıkça ortaya koymaktadır. İkinci asimetriksel orantı ise kullanılan silah ve savunma yöntemi ile belirginleşiyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullandığı teçhizat ve yaptırım gücü yüksek ulaşım araçları Pkk terör örgütünün asimetrik savaşta güçsüz taraf olduğunu göstermektedir.  İstihbarati anlamda her ne kadar zayıf noktalarımız olsa da, Pkk terör örgütüne karşı etkili şekilde karşı koyabilen bir yapı olan Türk Silahlı Kuvvetleri varlığını sürdürmekte ve yaptırımlar uygulamaktadır. Düzenli ordu, Mali kuvvet, Medya ve halk desteği, teknolojik imkânlar ve asker sayısı bakımından, Pkk terör örgütüne karşı önemli derece asimetriklik sağlayan bir güvenlik kuvvetimiz bulunmaktadır. Pkk terör örgütü ise bu düzenli orduya karşı gerilla savaşımı vermekte ve sivil ölümlere neden olmaktadır. Amaç korku ve infial yaratmak olduğundan dolayı, genellikle kanlı saldırılarını az asker bulunan karakollara veya savunmasız koruyuculara karşı yapmaktadır. Genellikle örgütlerin kullandığı bir savaşım olan bu tür biraz önce değindiğim üzere korku yaratmak ve taraf çekmek amaçlıdır. Bu bağlamda Pkk’nın etnik milliyetçi yapısı, Kürt halkını önemli derecede etkilemiş ve büyük bir halk desteği almışlardır. Bu halk desteğini alarak ajitasyon aracı olarak kullanmıştır. Asimetrik savaş kavramında ajitasyon devamlı var olan bir durumdur. Çünkü güçlü olan tarafa karşı konvansiyonel şekilde gerilla savaşımının yanında ajitasyonel bir tavır sergilemek halk desteğini arkasında bulmak demektir.

Sonuç:

          Sonuç olarak ele aldığımız çatışmalarda asimetrik savaşın belirli olguları açıkça gözümüze çarpmaktadır. Asimetrik savaş olgusu yazının başında da belirttiğim üzere 11 Eylül saldırılarından sonra daha kapsamlı şekilde günümüzde algılanmakta. Her ne kadar Amerika-El kaide çatışmalarının veya birbirlerini alt etmelerini gerektirecek şekilde güç kullanımları, asimetrik savaşın günümüzde daha iyi anlamlandırılmasını öngörse de, ele aldığımız İsrail- Hamas veya Türkiye-Pkk arasındaki çatışmaların tarihsel gelişimi bize asimetrik savaşın daha önceki yıllarda var olduğunu göstermektedir. Konumuza Uluslar arası ilişkiler disiplini bağlamında baktığımızdan dolayı ele aldığımız taraflar örgütsel bir yapıya sahip olmakla birlikte, öldürme ve korku verme odaklı olmuştur. Asimetrik savaş, günümüzde siyasalın bir parçası haline gelmiş ve bu noktada hayatımızda önemli yer edinmiştir. Günümüzdeki bu asimetrik savaşım ise iş alanında, patron ve işçi arasındaki sürtüşme veya İktidar partisi ve diğer küçük partiler arasındaki gerilimlerle örtüşebilir. Her ne kadar güç kullanma tekelleri farklı olsa da zayıf olan taraflar genellikle infial yaratacak eylemleri kendisine bir yol haritası olarak seçmesi asimetrik savaşın önemli bir problemi haline geliyor. En genel anlamıyla asimetrik savaş, güçlünün, güçsüz üzerinde bir nevi tatbikat yapması gibi bir durum ortaya çıkarıyor.


[1] Yılmaz, M.Ercan, “Westphalia’dan Günümüze Sava”, uluslar arası ilişkiler akademik dergisi, cilt 4, sayı 14, s.18

[2] İpek, Enes, “Nükleer Gücün Tarihsel Süreçteki Gelişimi”, Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi, sayı 74, yıl 2007, s.2

[3] Tunalı, Levent, “Biyolojik savaş”, Bilkent Üniversitesi Sağlık Merkezi, erişim tarihi: 21.04.2015, erişim adresi: http://bilheal.bilkent.edu.tr/aykonu/Ay2003/march03/biyolojiksilahlar.htm,s.1

[4] Coşar, F.Mansur, “Din Savaşları”, Evrim Yayınevi, yıl 2008, s.15

[5] Akın, Ahmet, “Harp Ve Strateji Asimetrik Savaş”, Stratejik analiz merkezi, 2015, s.2

[6]“Asimetrik Savaş Nedir”, 2011, erişim adresi: “ https://asimetriksavaslar.wordpress.com/2011/03/28/asimetrik-etki-nasil-yaratilir/ ”, s.3

[7] Buffaloe, David,  “Defining Asymmetric Warfare”, The Land Warfare Papers, sayı 58, Eylül 2006, s.11-16

[8] “Colt M16”,2013, Erişim adresi: http://www.armietiro.com.tr/HaberDetay.aspx?ID=117 , s.1

[9] Reliefweb, “Rumsfeld on the U.S. humanitarian relief mission to Afghanistan “, yıl 2011,  Erişim adresi : “http://reliefweb.int/report/afghanistan/rumsfeld-us-humanitarian-relief-mission-afghanistan

[10] Al Jazeera, “Kronoloji: Afganistan Savaşı”, erişim adresi “http://www.aljazeera.com.tr/kronoloji/kronoloji-afganistan-savasi”, 18 Ocak 2014, s.2,

[11] Çiçekçi, Ceyhun, “İsrail Ordusu’nun Koruyucu Hat Operasyonu”, Orsam, sayı 64, cilt 6, s.3

[12] A.g.e., Al, Jazeera, erişim adresi, “http://webapps.aljazeera.net/ajt/interactive/gazze_interactive/index.html”

       Savaş, her ne kadar istenmese de insanlık tarihinin arzu edilmeyen fakat inkâr edilmeyen bir parçasını oluşturmaktadır. Benim kullanacağım anlam ile savaş, ülkeler veya uluslar arasında gerçekleşen büyük fiziksel boyun eğdirme yöntemlerini ifade etmektedir. Ortalama her yüzyılın sadece 13 yılı barış içinde geçtiğini kimi yorumcular söylemektedir. Özellikle endüstri devrimi ve teknolojinin gelişimi ile savaşın yıkıcı üstünlüğü oldukça açık şekilde belirginleşmiştir. Bu teknolojik ve endüstriyel gelişmeler, özellikle son 200 yıl içinde son derece artmış ve bir zamanların konvansiyonel dediğimiz yerel savaş tabiri farklı boyutlara taşınmıştır.[1] Savaş, kendi için çok kapsamlı bir ayrım içermektedir. Savaşın farklı boyutları ve türleri savaşın yıkıcı gücünü elzem şekilde göstermektedir. Bazı  savaş türlerini kısaca açıklarsak;

Nükleer savaş: Tarihte sadece iki defa kullanılan ve büyük bir yıkım elde eden savaş türüdür. Oldukça güçlü kimyasalların kullanıldığı ve günümüzde tehdit aracı olarak kullanılan bir türdür.2]

Biyolojik savaş: zehirli ve kimyasal maddeler kullanarak, insan,hayvan ve bitki kısacası canlı organizmaları yok eden veya işlevsiz hale getiren bir savaş türüdür.[3]

Din savaşları: Farklı dini görüşlerin, çıkar çatışması yüzünden çıkardıkları ve amacının diğer dini görüşü bastırma veya ortadan kaldırmak için yapılan savaşlardır. Bu savaş türüne örnek olarak, “Haçlı seferleri, Otuz Yıl Savaşları, Çin-Japonya savaşı, Yahudi-Roma savaşı vb..” [4] Birçok savaş türü mevcut olup yukarıda incelemiş olduğumuz savaş türleri sadece bizlere savaşın çok boyutlu bir işleve sahip olduğunu ve kendi içinde farklı varyantlara ayrıldığını göstermektedir. Asli konumuza dönecek olursak Asimetrik savaş nedir ve ne şekilde günümüzde boy göstermektedir bu konuya derinlemesine inceleyelim.

      Asimetrik Savaş

                   Asimetrik savaş kavramına ve asimetrik savaşın ne olduğuna bakmadan önce ilk başta kelime kökeni olarak simetrik ne demek ona bakmamız lazım. Simetrik herhangi bir nokta veya düzlemin diğer düzlem veya noktalara ortak bileşen olarak aynı uzaklıkta gitmesidir. Uluslar arası ilişkiler disiplinine simetri bağlamında bakacak olursak, aynı güç ve yönetim organizasyonu olan iki ülke bir simetriktir. Asimetrik ise herhangi iki noktanın aynı uzaklıktaki noktalara farklı bir düzlem içerisinde gitmesidir. Asimetrik terimine uluslar arası ilişkiler disiplininden bakacak olursak, iki farklı Ülke veya ulusun birbirinden farklı güç kullanım tekeli bulundurması ve herhangi bir ulusun diğer ulustan güçsüz kalma durumudur. Asimetrik savaş ise, çatışan veya birbirine şiddet uygulayan taraflardan birinin diğerinden güçlü bir yapıya ve yaptırım gücüne sahip olmasıdır. Asimetrik savaşta iki farklı grubun asimetrik olmasının belirli sebepleri vardır. Bunlar, halk desteği, medya desteği, silah ve teknolojik üstünlük, savaşan tarafların örgütlenme yapısı gibi belirli farklılıklar iki ayrı grubunda asimetrik bir savaş içinde olduklarını göstermektedir. Asimetrik savaşta, zayıf olan tarafın güçlü olan tarafa herhangi bir şekilde yaptırım uygulaması oldukça zordur. Çünkü konvansiyonel veya gerilla savaşı dediğimiz yöntemi kullanan zayıf tarafa karşı teknolojik birikimi ve yaptırım sağlayacak teçhizatları olan diğer taraf oldukça kolay bir şekilde başarı sağlayacaktır. Bu noktada zayıf olan taraf dış kaynaklı örgüt veya ülkelerden destek alabilir. Fakat bu alınan destek savaşın asimetrik karakterini hiçbir şekilde değiştirmez.[5] Asimetrik savaş, genellikle geçmiş ile bağlantıları olan ve geçmişten itibaren uzun yıllar çözüme yeltenmeyen sorunların bölgesel ve küresel güç dengelerinin dağınıklığıyla yaşamını sürdürür. Asimetrik savaş, antlaşmazlıklar, etnik yapı ve gruplar, din, mezhep veya farklı sebeplerin anlaşmazlıklarından dolayı çıkmaktadır.[6] Bu noktada ele alacağımız örneklerin önceden zuhur etmiş veya etmekte olan belirli sorunlara ve tarihsel gelişimlerine bakmak ele alacağımız konuları daha iyi kavramamıza neden olacaktır.

     Afganistan Savaşı

                   Asimetrik savaş 11 Eylül 2001 tarihinde ikiz kulelere el- kaidenin saldırmasıyla daha çok ön plana çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ikiz kulelere saldırıdan sonra El-kaide’ye karşı oldukça büyük operasyonlar başlatmıştır. Operasyonların kurgusu ilk başta uluslar arası medya üzerinden propaganda yaparak başlatılmıştı. Bu propaganda sonucunda, uluslar arası hukuku elinde tutan ve isteklerine göre şekillendiren Amerika Birleşik Devletleri çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Şu ana kadar asimetrik olan iki olgu karşımıza çıktı Medya ve Uluslar arası hukuk olgusu. Savaş’a değinmeden bu iki olgu zaten aslında bir asimetrik savaşın var olduğunu kanıtlamaktadır. Şimdi El-kaideye karşı yapılan bazı yaptırımlara göz atalım.  Ekim ayının ilk haftası Amerika Birleşik Devletleri Afganistan’a karşı mücadeleye başlamıştır. Nedeni konumuzdan da anlaşılacağı üzere 11 Eylül saldırılarına müsebbibi olan bin ladin’in ve el-kaidenin üst düzey yöneticilerinin yakalanması içindir. Amerika Birleşik devletleri, aynı zamanda Taliban ve Taliban yandaşlarını bastırmak ve Afganistan da iç güvenliği sağlamak amacı gütmüştür.[7] Amerika birleşik devleri ilk olarak Kabil’deki elektrik santrallerinin bulunduğu yere büyük bir hava operasyonu başlatmıştır. Bu operasyonda kullanılan teçhizat ve malzemeler tabikide el-kaide ve Taliban güçlerinin baş edemeyeceği nitelikteydi. Özelikle denizden Afganistan’daki hedeflere fırlatılan seyir ve Tomahawk füzeleri savaşın asimetrik olduğunun bir kanıtıdır.  Hava ve deniz bombardımanından sonra mezarı şerif denilen ilk kara harekâtı başlatıldı. Teknolojik sistemler kullanılarak Taliban ve el-kaide militanlarının hedeflerinin bulunması tekrardan bize asimetrik savaşın bir görüntüsünü göstermektedir. Konvansiyonel savaş başlamış ve bu savaşta kullanılan silahlar önemli derecede Amerika Birleşik devletlerine katkı sağlamıştır. “[8]M16A1, M16A2, M16A3 ve M16A4” gibi silahların kullanılması ve karşı taraftaki El-kaide güçlerinin ise Bin ladin ile özdeşleşmiş kalaşnikof silah kullanması bize tekrardan asimetrik bir savaşın olduğunu göstermektedir. Aslında askeri anlamda birçok farklılık göz önüne alındığında her şey açıkça ortada gözüküyor. Amerika Birleşik devletlerinin sadece medya, teknoloji ve silahlar üzerinde değil, algı operasyonu yapması anlamında da asimetrik bir stratejisi vardı. Afganistan’a saldırının ilk günün de iki tane nakliyat uçalı 37,500 mülteciye erzak yardımı bırakmıştı ve bu durum Amerika Birleşik Devletlerinin her zamanki insani yardım adı altında yanına taraf çekme politikasıydı.[9] Bu politika tabiki de kapitalist sistemin vazgeçilmez unsuru parasal güç ile oluyordu. El-kaidenin, bu yardım veya erzak dağıtma gücünün olmama durumu dâhil asimetrik bir savaşın göstergesidir. Sadece Amerika Birleşik Devletleri, Taliban ve El-Kaide birbirlerine karşı asimetrik savaş sürdürmemekte. Amerikan ve İngiliz birliklerinin destek verdiği Taliban karşıtı aşiret milisleri de Taliban ve El- Kaideye karşı asimetrik savaş yürütmektedir. Çok önemli miktarda dış destek alan bu aşiret milisleri, bir nevi Amerikan ve İngiliz birliklerinin Afganistan’daki uzantısı konumunda yer almaktadır. Bu aşiret milisleri, İngiliz ve Amerikan teknoloji ve teçhizatı ile donatılmış ve bu noktada düzenli ordular olarak savaşım vermektedir.[10] El-Kaide ve Taliban milisleri ise gerilla savaşı ve bombalama eylemleri ile karşılarındaki güçlere tehdit oluşturmaktadır. Gördüğümüz üzere asimetrik savaşta tarafların güçlerinin ve bağlantılarının önemi oldukça etkilidir. Amerika ve İngiliz birliklerinin, Afganistan içindeki bağlantıları Taliban ve El-Kaide açısından oldukça vahim bir zayıflığın göstergesidir.

Koruyucu Hat Operasyonu (2014 İsrail-Gazze Çatışması)

          Asimetrik savaş örneklerinden bir tanesi ise tüm dünyada yankı uyandıran ve orantısız güç kullanımının had safhada olduğu İsrail- Hamas çatışmasıdır. 8 Temmuz 2014 de İsrail’in, Gazze Şeridine başlattığı bu savaş bizlere orantısız güç ve asimetrik savaşın en güncel örneğini sunmaktadır. İsrail’in deniz, hava ve karadan üç kol ile sürdürdüğü bu operasyonda hedef Hamas’ın (İslami Direniş Harekâtı) varlığını bitirmekti. [11]  İsrail, Amerika’nın Afganistan’da yaptığı gibi ilk olarak elektrik santralini bombaladı. Çatışma süresince Hamas, teknolojiden uzak bir şekilde yaptığı silah ve teçhizatlar ile karşılık verirken İsrail kuvvetleri son derece ileri teknoloji askeri teçhizatları ile saldırdı ve teknolojik savunma silahlarıyla kendini korudu. İsrail kuvvetlerinin Gazze üzerinde attığı fosfor ve misket bombaları zaten bize çok basit bir şekilde asimetrik bir savaşın içinde olduklarını gösteriyor. Çatışmada İsrail kuvvetleri, sivil ve İslami Direniş Harekâtı milisleri fark etmeksizin bombalamalarına devam etti. Bu sivil ölümlerine gelen tepkileri ise İsrail’in lobicilik faaliyetleri engelledi. Hamas milisleri ise İsrail’in ileri teknolojisi ile intihar saldırıları ve bireysel silahlanmalar ile karşı çıkmak zorunda kalıyor.[12] Elektriklerin İsrail tarafından kesilmesi, hava ve deniz saldırıları, sivil ölümlerinin medyada duyulmamasını sağlama, uluslar arası hukuk kurallarını göz ardı etmek gibi kriterler, İsrail’e önemli derece kuvvet vermekte ve bu çatışmaların asimetrik bir savaşa dönüşmesini sağlamaktadır. Hamas milislerinin direniş’ine destek veren ülkeler var olsa dahi bu savaşın asimetrik olduğu kanısını değiştiremez.

Türkiye- Pkk Arasındaki Çatışma

          Yazının başında da belirttiğimiz üzere asimetrik olan düzeni, yapısı ve teknolojik üstünlüğü olan kuvvetin kendisinden daha küçük bir organizasyon ile çatışmasıdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin asimetrik savaşta güçlü olan tarafta olduğunu günümüzde herkes bilmektedir. Pkk terör örgütü ise Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı gerilla savaşı sürdürmekte ve birbirlerine karşı etkili eylemler yapmaktadır. Gerek asker sayısı gerek ise Ordumuzun kullandığı silah ve teçhizatlar Pkk Terör Örgütüne karşı belli yaptırımlar uygulayabilecek bir seviyede olduğumuzun kanıtıdır. Her ne kadar Ülkemizin Güneydoğusunda, Pkk güçlü bir şekilde yerel destek alsa da ülkenin büyük bir bölümü bu örgüte karşı duruş sergilemektedir. Asimetriksel olarak ilk farklılık medya ve halk desteği ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin üstünlüğünü açıkça ortaya koymaktadır. İkinci asimetriksel orantı ise kullanılan silah ve savunma yöntemi ile belirginleşiyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullandığı teçhizat ve yaptırım gücü yüksek ulaşım araçları Pkk terör örgütünün asimetrik savaşta güçsüz taraf olduğunu göstermektedir.  İstihbarati anlamda her ne kadar zayıf noktalarımız olsa da, Pkk terör örgütüne karşı etkili şekilde karşı koyabilen bir yapı olan Türk Silahlı Kuvvetleri varlığını sürdürmekte ve yaptırımlar uygulamaktadır. Düzenli ordu, Mali kuvvet, Medya ve halk desteği, teknolojik imkânlar ve asker sayısı bakımından, Pkk terör örgütüne karşı önemli derece asimetriklik sağlayan bir güvenlik kuvvetimiz bulunmaktadır. Pkk terör örgütü ise bu düzenli orduya karşı gerilla savaşımı vermekte ve sivil ölümlere neden olmaktadır. Amaç korku ve infial yaratmak olduğundan dolayı, genellikle kanlı saldırılarını az asker bulunan karakollara veya savunmasız koruyuculara karşı yapmaktadır. Genellikle örgütlerin kullandığı bir savaşım olan bu tür biraz önce değindiğim üzere korku yaratmak ve taraf çekmek amaçlıdır. Bu bağlamda Pkk’nın etnik milliyetçi yapısı, Kürt halkını önemli derecede etkilemiş ve büyük bir halk desteği almışlardır. Bu halk desteğini alarak ajitasyon aracı olarak kullanmıştır. Asimetrik savaş kavramında ajitasyon devamlı var olan bir durumdur. Çünkü güçlü olan tarafa karşı konvansiyonel şekilde gerilla savaşımının yanında ajitasyonel bir tavır sergilemek halk desteğini arkasında bulmak demektir.

Sonuç:

          Sonuç olarak ele aldığımız çatışmalarda asimetrik savaşın belirli olguları açıkça gözümüze çarpmaktadır. Asimetrik savaş olgusu yazının başında da belirttiğim üzere 11 Eylül saldırılarından sonra daha kapsamlı şekilde günümüzde algılanmakta. Her ne kadar Amerika-El kaide çatışmalarının veya birbirlerini alt etmelerini gerektirecek şekilde güç kullanımları, asimetrik savaşın günümüzde daha iyi anlamlandırılmasını öngörse de, ele aldığımız İsrail- Hamas veya Türkiye-Pkk arasındaki çatışmaların tarihsel gelişimi bize asimetrik savaşın daha önceki yıllarda var olduğunu göstermektedir. Konumuza Uluslar arası ilişkiler disiplini bağlamında baktığımızdan dolayı ele aldığımız taraflar örgütsel bir yapıya sahip olmakla birlikte, öldürme ve korku verme odaklı olmuştur. Asimetrik savaş, günümüzde siyasalın bir parçası haline gelmiş ve bu noktada hayatımızda önemli yer edinmiştir. Günümüzdeki bu asimetrik savaşım ise iş alanında, patron ve işçi arasındaki sürtüşme veya İktidar partisi ve diğer küçük partiler arasındaki gerilimlerle örtüşebilir. Her ne kadar güç kullanma tekelleri farklı olsa da zayıf olan taraflar genellikle infial yaratacak eylemleri kendisine bir yol haritası olarak seçmesi asimetrik savaşın önemli bir problemi haline geliyor. En genel anlamıyla asimetrik savaş, güçlünün, güçsüz üzerinde bir nevi tatbikat yapması gibi bir durum ortaya çıkarıyor.


[1] Yılmaz, M.Ercan, “Westphalia’dan Günümüze Sava”, uluslar arası ilişkiler akademik dergisi, cilt 4, sayı 14, s.18

[2] İpek, Enes, “Nükleer Gücün Tarihsel Süreçteki Gelişimi”, Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi, sayı 74, yıl 2007, s.2

[3] Tunalı, Levent, “Biyolojik savaş”, Bilkent Üniversitesi Sağlık Merkezi, erişim tarihi: 21.04.2015, erişim adresi: http://bilheal.bilkent.edu.tr/aykonu/Ay2003/march03/biyolojiksilahlar.htm,s.1

[4] Coşar, F.Mansur, “Din Savaşları”, Evrim Yayınevi, yıl 2008, s.15

[5] Akın, Ahmet, “Harp Ve Strateji Asimetrik Savaş”, Stratejik analiz merkezi, 2015, s.2

[6]“Asimetrik Savaş Nedir”, 2011, erişim adresi: “ https://asimetriksavaslar.wordpress.com/2011/03/28/asimetrik-etki-nasil-yaratilir/ ”, s.3

[7] Buffaloe, David,  “Defining Asymmetric Warfare”, The Land Warfare Papers, sayı 58, Eylül 2006, s.11-16

[8] “Colt M16”,2013, Erişim adresi: http://www.armietiro.com.tr/HaberDetay.aspx?ID=117 , s.1

[9] Reliefweb, “Rumsfeld on the U.S. humanitarian relief mission to Afghanistan “, yıl 2011,  Erişim adresi : “http://reliefweb.int/report/afghanistan/rumsfeld-us-humanitarian-relief-mission-afghanistan

[10] Al Jazeera, “Kronoloji: Afganistan Savaşı”, erişim adresi “http://www.aljazeera.com.tr/kronoloji/kronoloji-afganistan-savasi”, 18 Ocak 2014, s.2,

[11] Çiçekçi, Ceyhun, “İsrail Ordusu’nun Koruyucu Hat Operasyonu”, Orsam, sayı 64, cilt 6, s.3

[12] A.g.e., Al, Jazeera, erişim adresi, “http://webapps.aljazeera.net/ajt/interactive/gazze_interactive/index.html”

Rus Siyasal Kültürünün Özellikleri Ve Putin Politikaları

Bütün siyasal sistemlerde, toplumdaki bireylerin belirli bir inanç ve tutumları vardır. Buna bağlı olarak siyasete ilişkin belirli kurallarda vardır. Bu inanç, tutum ve kurallar ise siyasal kültürü oluşturur. İnsanların içinde yaşadıkları toplumun yönetimiyle ilgili algı, ilgi, bilgi, değer ve eylemleri ile bunları etkileyen maddi ve manevi şartların bütünü[1] olarak ele alınan siyasal kültür, bir nevi bütünsel kültürlerin siyasal yönü olarak da vurgulanmaktadır.[2]

İlk başta otokrasi bağlamında bakarsak Ruslar otokrasiye karşı olan sevdasını veya hayranlığının sebebi en üst tarafta bir yönetimin olmayışı sistemin anarşiye dönüşeceği korkusudur.[3] Rus siyasal kültürü ve toplumunda vatan kavramı önemli bir şekilde hayatlarında yer edilmiştir. Rus siyasal kültürünün önemli sayılabilecek bir özelliği olan liderlere olan güven olarak liderin aslında istenilen adam olma durumuna gelmesini öngörmekte ve lider bu siyasal kültüre göre davranışlarını biçimlendirmektedir. Ruslar halen bizim Amerika’ya gücü yeten ve rakip olan bir imparatorluğumuz vardı diyorlar. Kendi imparatorluk veya devletleriyle övünüyorlardı. Güç, devlet ve büyük ülke kavramından dolayı Amerika ile başa çıkabilecek tek devletin kendileri olduklarına inanıyorlardı. Sovyetler Birliği çökmesiyle beraber birçok Rus içinde psikolojik bir yıkım oldu.[4]

Rusya’nın eski yönetimlerine baktığımızda Sovyetlere kadar hep aynı durum söz konusu olmuştur. Çar ülkedeki tüm siyasi ve sosyal hayatı düzenleyen kişi olarak özümsenmektedir. Rus siyasal kültürünün temel özelliği olan biz hepimiz bir aileyiz algısı ise bu egemenliğin kurduğu düzenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çar’ın her şeyde hakkı bulunmakta yani bir nevi Çar’ın tanrılaşması” olarak söyleyebiliriz.[5] Bu tutum Sovyetler birliğinde bir nevi algı olarak yıkılmıştır. Çünkü Sovyetler birliği ile birlikte asıl güç komünist parti’nin olmuştur. Sovyetler birliğinin soğuk savaş sonrası dağılmasıyla birlikte oluşan durumda ise liderlik vasfı partiden alınmış ve tekrar lidere atfedilmiştir. Nedeni ise yeni anayasanın devlet başkanına büyük imtiyaz ve haklar vermesidir.[6] Putin Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra kurulan Rusya Federasyonun anayasasının verdiği güç ve Rus siyasal kültürünün özelliklerini yerine getiren ilahi kişilik vasfını vatan ve millet sevgisini, Rus milletinin çıkarları doğrultusunda çok güzel bir şekilde kullanıyordu. Diğer kısımlarda da göreceğimiz üzere Gürcistan müdahalesi, Kırım konusu, ulusal güvenlik doktrini, Çeçen tutumu vs. Putin’in bu konularda Rus milletinin Siyasal kültürüne ne kadar egemen olduğunu göreceğiz.

Vladimir Putin kariyerinin ilk basamağına Sovyet haber alma teşkilatı KGB ile başladığını artık günümüzde bilmeyen yoktur. Putin’den önce BorisYetsin’inekonomik politikalar ve güvenlik politikalarından dolayı Rusya’yı gerileme dönemine götürüyor ve bu gerileme halk içinde tedirginliğe neden oluyordu. Yetsin sadece halk içinde değil idari kurumlar ve yönetimlerinde istemediği adam olarak görünüyordu ve tepkiler yavaş yavaş artmaya başlıyordu. [7] Yeltsin’in bu durumu Rus toplumu için acı verici bir durumdu çünkü güçlü bir ülkenin ne şekilde güçsüz bir ülke haline geldiğini kendi gözleriyle görüyorlardı.

Putin, BorisYetsin’in bu kötü imajından dolayı fırsatçı bir yaklaşım ile başkanlığı devraldı. Putin Yeltsin’den görevi aldıktan sonra ilk icraatı yeni yıla çeçen cephesindeki askerlerin yanında girerek ve cephedeki askerlere madalya takması ile başlamıştı. Çeçenlere karşı bu tutumu Rus halkının hoşuna gidiyor ve Putin Rus halkının aradığı lideri bulma heyecanını artırıyordu. Rusya federasyonun da 1999’ların sonu ve 2000’li yıllarda Çeçenler birden çok bombalama eylemi ve baskınlar yaptılar. Metrolar, Askeri üs ve Karakollar, Hükümet binaları ve birçok Okul baskını. Putin o dönemlerde başbakanlığa yeni gelmişti ve sert tutumunu Rusya Federasyonu ve eski Sovyetler Birliği ülkelerine göstermek amacıyla Çeçenistan’ı hedef olarak seçmişti.[8] Çeçenistan Putin’in bir nevi ilk adımı olacaktı. Putin ikinci çeçen savaşını başlatmış ve insanların başbakanlık dönemindeki çeçen tutumundan dolayı Rus halkı Putin’i 7 Mart 2000 de seçimleri ilk turda kazanmasıyla ödüllendirmişti.[9]Çünkü artık Gorbaçov sonrası ve Yeltsin dönemindeki dalları kırılmış Rusya yeniden filizlenmeye başlamıştı. Putin’in bu tutumu Rusya’da yaşayan vatandaşlar için ise acaba Putin tekrar bizi eski gücümüze kavuşturur mu sorusunu sordurtmaya başlamıştı.

Putin’in Rusya’yı 7 bölgeye ayırmak istemesi Rusya’nın merkeziyetleşme ile gelişeceğine inanıyordu. Yedi bölgeye ayırmasının amacı yerel yönetimlerin yasalara aykırı davranmasını engellemekti. Putin bu konu ile ilgili Merkezi yönetim, merkezci devlet tarzı Rusya’nın siyasi kültüründe önemli olgular arasındaydı. Putin’in yerel yönetimlerin üstünde merkezi gücün olduğunu ve bu gücün yerel yönetimleri denetleme yetkisinin olmasını söylemesinin amacı ise modern Çarlık sıfatını almak istemesiydi.[10]Çünkü otokrasiye olan tahammül Rus siyasal kültüründe oldukça önemlidir. 17 yy da olan sıkıntılar ve Sovyetlerin çöküşü Rusya’da yaşayan vatandaşları tekrardan Otokratik yönetime karşı olan hayranlığı ortaya çıkarmıştır. Putin ise bu hayranlığı kendi lehine kullanma egilimindeydi.

Putin ilk geldiğinde sıkı ve aksatan bürokrasiyi tasfiye etmek suretiyle bazı vaatlerde bulunmuş ve 2004’te yerel yöneticilerin seçim ile belirlenmesini kaldırarak merkezden atama durumu ile yerel yönetimlerdeki durağanlığa ve aksaklıklara bir nevi çözmüş gibi görünmekte ve ülkenin geleceği ile güvenliğinin bu şekilde korunacağına inanmaktaydı. Bu durum Rusya federasyonunu bölgesellikten merkeziyetçiliğe sürüklemiştir. Putin’in merkeziyetçiliğinin nedeni istikrar çabası içinde olmasından ve Rusya’nın güçlü yapısına tekrar dönmek istemesinden kaynaklanıyordu.[11]  Bu merkeziyetçi tavrı halk olumlu karşılamış. Halk Putin’e karşı iyi ve olumlu duygular besliyordu. Rus halkı bu olayların oluşmasıyla kendi ülkelerine istikrar getirecek bir liderin ancak Putin olduğunu vurgulamışlardır. Çünkü Putin merkeziyetçi yapı ile tekrardan eski gücüne ve ihtişamına geri dönecek bir algı yaratmaktaydı ve bu durum ise Rus siyasal kültürünün parçası olan güçlü ülke kavramını destekliyordu.

Halk Putin’i birçok nedenden dolayı benimsiyordu bunlardan başka bir tanesi ise Yeltsin’in oligarklara verdiği tavizi yok etmeye çalışması ve bu mücadelede birçok iş adamına yaptırımlar uygulatmasıydı.Boris Yeltsin’in etrafı ülkeye zarar veren ve vergi ödemeyen oligarklarla doluydu. Putin, 2000 yılında devlet başkanlığına seçilmesinin ardından iktidarın milyarderlerle ilişkilerinin bir kısmını kopardı.[12] Vladimir Putin iktidarı aldıktan bir müddet sonra oligarklara karşı mücadelesinde 3 önemli madde ortaya koydu. Birinci madde: oligarklar yatırımlarını ülke içinde yapacaklar. İkinci madde: siyaset ile doğrudan dolaylı müdahale etmeyecekler. Üçüncü madde: İktidarın finans çıkarlarını dikkate almaları konusundaydı.[13] Ve oligarkların bu tutumu destekleyerek Rusya’da yani devlet içinde faaliyet yapmaları sağlandı. Bu konu halkı önemli derece etkiliyordu. Çünkü bu tip konularda eğer iş adamları ülke içinde yaparsa insanlara istihdam sağlanacak. Bu durumda hem halk kazanacak hem de devlet. Bu tutum ile halkın ve devletin kazanma marjını öngörmesi Rus milletinin milliyetçi duygularını okşamış ve İvan’ın zamanında boyarlara karşı yaptığı uygulamaları oligarklara yapmıştır. Bu durum ise Rus toplumunun İvanlaşan Putin’in Rusya’yı güçlü yapma algısını ortaya çıkarmıştır.

Putin politikalarını ve olayların seyrini düzgün takip etmekte ve bu olguları kendi lehine çevirmekteydi. Putin bu politikalar ile Rus milletinin istediği büyük ülke algısına bir cevap niteliğinde ulusal güvenlik doktrinini ortaya çıkardı. Putin’in ulusal güvenlik doktrininde iç ve dış olmak üzere birçok hususta yeni politikalar bulunmaktadır. Putin’in ulusal güvenlik doktrini yapmasındaki amacın çok kutuplu bir dünyadan da söz ediliyor ve tek kutuplu dünyadan duyulan rahatsızlık da dile getiriliyordu. Putin ulusal güvenlik doktrinin ilk amacı olarak çok kutuplu bir düzenin olması gerektiğini ve tek kutuplu bir dünyanın nasıl önleneceği konusunda adımlar atmaktadır. Bu bağlamda Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını alan devletlerin oluşturduğu Bağımsız Devletler Topluluğu projesini yeninden canlandırılmak istenmesi önemli derecede vurgulanıyordu. Ayrıca Doktrin Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelere askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan yardım edilmesi gerektiğini ve bu topraklarda yaşayan Rus azınlığın her türlü hakkının korunması gerektiği belirtilmiştir. Böylece Rus müdahaleleri meşru bir zemine kayacak ve Rusya bu devletlerde etkisini daha da güçlendirecektir.Ulusal güvenlik doktrinin dikkat çeken bir başka maddesi ise “ulusal güvenliğin sağlanması konusunda, Rusya uluslararası bir krizde, gerek gördüğü takdirde, nükleer silahlarına sarılmakta tereddüt etmeyeceğini vurgulamasıdır.[14] Putin’in bu tutumu ve söylemleri siyasal kültürden Rus halkı tarafından iyi karşılanmış ve tekrardan güçlü ülke güçlü vatan olgusunu dile getirmiştir.

Putin Rus milliyetçiliğini hiçbir zaman bırakmamış ve aynı zamanda Rusya Federasyonu dışındaki Rusların haklarını korumayı amaçlamıştır. 2008 yılında “Putin yerini Medvedev’e bırakıyor ama izlenen politikalar aynı şekilde devam ediyordu.”[15] Gürcistan 20008 Ağustos aynın ilk haftasında bağımsızlığını deklare eden Osetya’ya karşı kolluk kuvvetlerini gönderdi. Peki, Gürcistan’ın bu müdahalesinin sebebi nedir diye bir soru sorduğumuzda. Gürcistan’dan bağımsızlığını ilan ettiği tarih olan 1991’den bu yana Güney Osetya, özerk bir biçimde hareket ediyor. Ancak ilan ettiği bağımsızlığını 2008 yılına kadar tanıyan hiçbir ülke çıkmamıştı. Peki, neden Rusya müdahale etti diye bir soru sorma hakkımız çıkacaktır. Rusya, Güney Osetya ve Gürcistan arasında çıkan çatışmalarda barış gücü olarak görev yapıyor. Arka bahçesi olarak gördüğü Gürcistan’ın Batı’ya yaklaşmasını ve NATO üyesi olmasını da istemiyor. Güney Osetya halkının yüzde yetmişi Rus pasaportu taşıyor. Güney Osetya ve Abhazya’ya destek veren Rusya, bu yolla Gürcistan’ın kendi etki alanından kurtulup ABD ve Avrupa’ya yaklaşmasını engellemeye çalışıyordu.[16] Genel olarak Gürcistan müdahalesinin sebebi Osetya ve Abhazya’da bulunan Rus sayısının fazla olması ve Gürcistan’ın tek kutuplu dünya ile yani ABD hegemonyasına baş eğmesinin bir sonucu Rusya, Gürcistan’a müdahalede bulunmuş. Bu dönemde her ne kadar Medvedev ön planda olsa da Rusya’da yaşayan insanların bu politikaları yapan liderin Putin olması algısını değiştirmemiş ve bu tutumlardan sonra Putin Rus milliyetçiliğinin artması konusunda önemli rol oynamıştır.

Putin süregelen bu politikalarını iç reformlarla sağlamlaştırmaya çalışmış ve halkında bu reformları destekleme eğilimini varsayarak yeni reformlar çıkarmıştır. Putin birçok reform yaparak ülkesinin idari, eğitim, sağlık konusunda ilerlemesini amaçlıyordu. Putin çevre, sağlık, güvenlik ve eğitim gibi kapsamlı reformların pek çoğunu tamamladı. Ama daha sonra istikrarın sağlanması için reformlardan vazgeçerek güç odaklı politikalara döndü.[17] Putin yaşlanan nüfus ve doğurganlık oranlarından dolayı diğer gelişmiş ülkeler gibi somut adımlar atmıştır. Bu bağlamda doğurganlık oranı düşük bölgelerde para yardımı yaparak popülâsyonun artmasını amaçlamıştır. Ayrıca üç çocuk sahibi olan ailelere her ay düzenli olarak maaş bağlaması nüfus dinamiği olarak gerileyen Rusya’ya önemli derecede iyi etkiler bırakmıştır.[18] Bölgesel çatışmalardan dolayı Rusya’ya gelen göç Rusya’nın nüfus artış hızında önemli derece katkı sağlamıştır. Bu bağlamda nüfus dinamiği olarak Putin’in istediği nüfus büyüme hızına ulaşılmıştır.** Ukrayna’daki çatışma durumu birçok Rus kökenli insanın Rusya ya göç etmesini sağlamış ve Rusya federasyonu göçmenlerin sağlık ve tıbbı imkânlarını kısıtlamadan kendi Rus kökenli milletine açıkça yardımda bulunmuştur. Her ne kadar ülke içindeki reformların tamamlanmaması eksi bir değer olarak Putin’in hanesine yazılsa da güç ve gücün yoğunlaşması amacıyla bu reformlardan vazgeçmesi Rus milletinin üstünlüğü için yapıldığından dolayı bu eksi değer hesaba alınmadı.[19] Tabi bu anlamda yakın zamanlarda meydana gelen bir diğer kriz yani Ukrayna krizinin Rus milletinin Putin sevgisi ve Rus siyasal kültürünün bir parçası olan milliyetçiliğinin tavan yaptığı bir olay olduğunu da vurgulayalım.

İlk başta Ukrayna’nın neden önemli olduğuna bakalım. Ukrayna stratejik açıdan önemli bir ülkedir. Coğrafi olarak ele aldığımızda NATO, AB ve Rusya’nın buluştuğu noktada bu üç büyük güç arasında merkez ülke anlamına gelmektedir. Bu durum sadece kendi bölgesinde stratejik açıdan değil Sovyetler döneminde de önemli bölgesel alan olarak da ön plana çıkmıştı.[20]  Ayrıca “Ukrayna önemli derece tarım ve endüstri alanında gelişmiş bir ülkedir.”[21] Bu bağlamda Rusya federasyonu arka bahçesi olan Ukrayna’yı batılı güçlere kaptırmamak maksadıyla önemli derece aktif şekilde rol oynadı. Gerek Pazar ekonomisi gerekse stratejik açıdan komşusunun Avrupa Birliği ve NATO ittifakında olmasını istemiyordu. Bu durumda Rusya aktif şekilde Ukrayna üzerinde etkin bir rol alacaktı. Kırım konusu ise Rusya’nın bu aktif politikasının bir parçasıydı. Nedeni ise Medvedev’in dış politika anlayışındaki “Rusya kendi milletini ve vatandaşını dünyanın hangi ucunda olursa olsun koruyacağı maddesidir.”[22] Bu bağlamda kırımın Rusya açısından önemli olduğunu en önemli nedeninin ise Kırım halkının %60’a yakının Rus olduğu vurgusudur.

 Kırımın Rusya için önemli olmasının birçok farklı nedeni de vardır. Kırım özellikle Sivastopol limanı Rusya’nın “‘sıcak denizlere inme’ ihtiyacının karşılanması için hayati önem taşımakta. Bu bağlamda Rusya federasyonu tarihten gelen istek ve arzularını kırım üzerinden gerçekleştirmeyi planlıyordu ama Ukrayna’daki batıya kayma istemi üzerine Rusya bu politikalarını kaybetmemek ve dünyanın tek kutup üzerine kurulmaması amacıyla bu şekilde bir tavır aldı. Bu bağlamda Vladimir Putin’in söylev ve tavırları ile Rus halkının kendisine olan güvenini bir kez daha artırdı. Bu söylev ve tavırlara bakacak olursak. Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu “Bağımsız Kırım Cumhuriyeti”ni resmen ilan etmiş ve Rusya’ya bağlanmak için referandum yapmıştı. Bu referandum sonucunda kırım halkının %93’ü Rusya’ya bağlanma kararı almıştı.[23] Putin bu gelişmeler sonucunda çok önemli bir açıklama yaptı. “Putin; Kırım halkının bu tavrı kendi iradeleridir. Her hangi bir yasadışı faaliyet içinde bulunmadık. Biz sadece onlara ne istediklerini sorduk. Ayrıca kırımda bulunan tatar, Ukrayna ve Rus nüfusuna eşit mesafede yaklaşacağını açıkladı.”[24] Putin’in bu bağlamda yaptığı açıklamalar Rusya’da adeta Putin’i ilahlaştırmıştı. Artık Ruslar İvan dönemindeki sıçrayışın tekrardan Putin döneminde olacağına inanmıştır.*

Sonuç olarak Putin’in iç ve dış politikaları ile tutunduğu tavır Rus siyasal kültürünün bir parçası olan otokratik gelenek, milli kimlik ve anavatan kavramını korumak ve bu algıları daha ileriye götürmek amacı taşıdığından dolayı Putin’i Rus halkının istediği veya aradığı lider olma yetisine sahip bir lider yapmıştır.  Putin’in Rus siyasal kültürü odaklı politikaları ve söylemleri ve Putin’in bu yönde politika uygulaması Putin’in başarısını artırmaktadır. Bu durum Ruslar için tekrardan biz güçlü ve istikrarlı bir devlet oluruz vurgusunu ortaya çıkarmıştır.


[1]Abdullah Özkan, ”Siyasal İletişim Uygulamalarında Etik Sorunu”,türkasya stratejik araştırmalar merkezi, 2009,  s 9

[2]Tasam Siyasal İletişim Enstitüsü,  “siyasal kültür”, 

[3]G.Roskin, a.g.e,  s.322

* Micheal G. Roskin “17 yy başlarında Sıkıntı Devri” güçlü bir çarın olmaması ülkeyi 

[5]Kurat, a.g.e., bölüm 1-4

[6]Özgür Süleyman Kılıçaslan,“Yeltsin:Yeni Bir Çar mı?” Uluslararası İlişkilerde Olaylar ve Yorumlar Dergisi, Sayı:16, s. 5

[7]G.Roskin, a.g.e.,  s.349

[8]  Timuçin Mert,  “Gri Kardinal Putin” , Bir Harf Yayınları, İstanbul, s257

[9]Aljazeera Haber Ajansı, “Portre:Vladimir Putin”, 

[10]Mikail Elnur Hassan, “ Yeni Çarlar Ve Rus Dış Politikası , IQ kültür sanat yayınları, 1bsk Temmuz 2007 s.68

[11]Jale Akhundova,Rusya Ve Türkiye’de Yerel Reformların Karşılaştırılması” İstanbul Üniversitesi Avrasya Araştırma Merkezi, İstanbul s.71-72

* Putin nasıl oligarklara müdahale etmekte ise geçmişte İvan 16 yüzyılda boyarlara karşı aynı tutumu 

[12] G.Roskin, a.g.e,s382

[13]Sabri Askeroğlu,  “Berezovskiynin Ölümü Ve Putin’in Kazanması”, 21 yy Enstitüsü Rusya Slav Araştırmaları Merkezi, 2013, s.3

[14]Ayşe Ataş, “Rusya Federasyonu ve ABD’ nin Güney Kafkasya Politikaları ( 1990 Sonrası )”, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2007, s.111

[15]  Güner Özkan,  “Medvedev, Gürcistan ve Rusya’nın Yakın Çevresi”, Uluslar arası stratejik araştırmalar dergisi Mart 2012, ss.1-3

[16]Ahmet Öztürk, “Rusya-Gürcistan Krizi: Yerel Bir Çatışma, Küresel Yansımalar”, Uluslar Arası Stratejik Araştırmalar Kurumu,  Cilt:4, Sayı: 7, 2009, ss.1-9,

[17] Ömer Aytek Kurmel, Putin’den Sonra Yaşam : Rusya Sıfırdan İnşa Edilmeli”, (çevrimiçi),

[18]Milliyet gazetesi, “Putin’in nüfusla sınavı: Muslukları açtı!”,(Çevrimiçi),

[20]  Tunç Erem,  “Eco Bölgesi: Uluslararası Aktörlerin Rolü” s.111

[21]Paul Sullivan, “Ukrayna neden önemli (çevrimiçi) 

[22]Kanat Ydyrys, “Putin ve Medvedev dönemi Rusya’nın dış politikası”, Uluslar arası Stratejik araştırma kurumu Analist Yayını, 02.05.2012, ss.1-4

[23]  Türkiye Gazetesi, “Kırımda referandum sonuçları açıklandı”, 

[24] Yirmidört Haber  “Putin’den kırım açıklaması”, (çevrimiçi) h